Yükleniyor...
Psikoloji, ilişkiler, anksiyete, depresyon ve daha fazlası hakkında uzman görüşleri

Bazı filmler yalnızca bir hikâye anlatmaz; insan zihninin nasıl çalıştığını sessizce ekrana yansıtır. The Shawshank Redemption bunlardan bir tanesidir.

Şiddet çoğu zaman gözümüzün önünde değildir; çünkü genellikle bir “düşman” gibi değil, bir “kader” gibi yaşanır ve olması gerekenden daha kolay kabullenilir.

Gözümüzden gelen ve yalnızca elektrik sinyallerine çevrilmiş bir duysal bilgi, beynimizde “dünya”ya dönüşür. Ancak beynin kendisi aydınlık bir yer değildir.

Şiddet çoğu zaman bağırarak değil; duyguyu, gerçeği ve iradeyi sessizce aşındırarak ilerler. Bazen de sevgi, sorumluluk, ahlak ya da iyi niyet maskesi takar.

Şiddet deyince aklımıza ilk bağıran bir ses, havaya kalkan bir el, bedende açılan bir yara gelir. Oysa şiddet çoğu zaman sessizdir.

Filmi ilk izlediğimde otuzuma bile girmemiştim. Yıllar sonra şimdi sahne aynı, ben değilim. Gözlerim doldu; çünkü ekranda dönen şey bir dans değildi artık.

Mesele yalnızca düşünceleri ayıklamak değil; asıl mesele, ayıklandığını fark ettiğin düşüncelerin hayatın yönetimini ele geçirmesini engelleyebilmektir.

İnsan zihni durmaksızın üretim yapan bir düşünce makinasıdır. O, düşüncelerin işe yarar olup olmadığı ile ilgilenmez. Bu bizim görevimizdir...

Sabır pasiflik değil, bilişsel bir yetidir. ACT yaklaşımıyla sabrı; belirsizlik, farkındalık ve değer odaklı duruş üzerinden ele alan derinlikli bir yazı.

“Kim hiç hata yapmaz, kim hiç acı çekmez?” sorusunun cevabı basittir: ölü bir adam. Acı, hata, pişmanlık, yanlışlıklar hayat yolculuğunun doğal eşlikçileridir.

Her ülkenin bir haritası ve coğrafi sınırları vardır. Aynı şekilde, her insanın da ruhunun bir değerler haritası olduğunu söyleyebiliriz...

Göçmen travmaları zengin cevherli maden ocaklarına benzer. Karanlıktır. Derindir. Gürültülüdür. Kimse oraya inmek istemez, lakin mecburdur…