Yükleniyor...
Psikoloji, ilişkiler, anksiyete, depresyon ve daha fazlası hakkında uzman görüşleri

İnsanın özündeki “ışık” ile toplumsal yapıların ürettiği “karanlık” arasındaki bitmeyen gerilim, gerçekte insanın iyi mi kötü mü olduğu sorusunu yine sorduruyor

Bir an için bugünden elli yıl sonrasına kamera tutabildiğimizi hayal edin. Alfa ve Beta kuşaklarının yaşlılık dönemlerini izliyoruz. Karşımızda dijital demans..

Jung’un analitik psikolojisinde gölge, kişiliğimizin bastırılmış, reddedilmiş ve çoğu zaman “ayıp” ya da “uygunsuz” olarak etiketlenmiş yönlerini temsil eder.

Anlatılan hikâye netti: Medenileştik. İlkel karanlığı geride bıraktık. Oysa bu ilerleme değil illüzyondu; bunu anlamak için Epstein'e kadar gitmemiz gerekti.

Peki şimdi ne yapacağız? Genelkurmayı kapatacak mıyız? Komutanı susturacak mıyız? Binlerce yıllık evrimsel mirasımızı söküp atacak mıyız?

Dijital obezite artık zihinleri ezen bir bilgi ve kıyas yükü haline gelmiştir. Şimdi soru şu; zihin artık bu yükü taşıyamadığında ne yapar, yükü nereye koyar?

Her şey daha kötüye gitmeden, çağımızın sessiz pandemisi olan “Dijital Obezite” kavramını önümüze alıp düşünmemiz gerekiyor.

Modern insanın trajedisi çoğu zaman uzun çalışma saatlerinde ya da teknolojinin hızında aranır; oysa daha derinde yıpratıcı bir yük vardır: seçme zorunluluğu.

Günlük hayatımızda kararlarımızı mantıklı analizlerin ürünü sanırız. Oysa zihnimizin görünmeyen sahnesinde çok daha eski, çok daha hızlı bir mekanizma çalışır.

Bazı ilişkilerde, iki farklı bağlanma biçiminin birbirine dokunmaya çalışırken nasıl çarpıştığını izleriz: kaygılı ve kaçıngan bağlanma.

“Çocuklukta sevgiyi hak etmek zorunda kalanlar, yetişkinlikte zor insanları değiştirerek sevilmeye çalışır. İyileşme başkasında değil, kendinde başlar.”

Psikoterapide karanlık dönemler her zaman çöküş değildir. Dağılıyor gibi hissettiğin anlar, eski benliğin çözülüp yeni köklerin oluştuğu eşiklerdir.