+44 7466580643
(WhatsApp ile ulaşabilirsiniz)
Ana SayfaBlogPsikoloji
İnsanlığın Otopsisi: Habil’in Taşından Okyanusun Karanlık Adalarına
Psikoloji

İnsanlığın Otopsisi: Habil’in Taşından Okyanusun Karanlık Adalarına

4 dk okuma
22 görüntülenme
8 Şubat 2026
Prof Dr Ahmet KORKMAZ
Yazar:
Prof Dr Ahmet KORKMAZ

Medeniyet İllüzyonu: En Organize Ölüm Çağı

İnsanlık yüz bin yıldır aynı mağaranın önünde duruyor.

Sadece mağaranın duvarına vuran gölgeler değişti: artık yüksek çözünürlüklü, parlak ve parmakla kaydırılabilir.

Bize anlatılan hikâye netti: İlerledik. Medenileştik. İlkel karanlığı geride bıraktık.

Oysa bu bir ilerleme değil, kendi içinde dolanmış bir illüzyondur.

Hayatın karmaşıklığını azaltan değil çoğaltan; ölümü, savaşı ve açlığı sadece daha büyük ölçeklerde yöneten bir illüzyon.

Bu bir “medeniyet” öyküsü değil, bir medeniyet illüzyonu anatomisidir.

I. Medeniyet İllüzyonu: En Organize Ölüm Çağı

Yüzyılımız, insanlık tarihinin en organize ve sistematik ölümünü üreten çağdır.

Hiçbir çağda bu kadar insan savaşlar, ideolojiler, devlet politikaları ve endüstriyel yok edilişler yüzünden ölmedi. Bu bir tesadüf değildir.

Bu, “ilerleme” diye adlandırılan medeniyet projesinin yapısal sonucudur: İlkel insan taşla öldürürdü; modern insan sistematik olarak milyonları öldürüyor.

Medeniyetin bu yüzü insanlığın ortak vicdanıyla konuşmaz.
O, silah üretenlerle, savaş planlayanlarla, açlığı yönetenlerle konuşur.
Ölüm artık bir sapma değil; ekonomik, siyasi ve teknolojik olarak rasyonelleştirilmiş bir üretim hattıdır.

Ve bu hattın en ustaca başarısı şudur:
Bu yıkımı “ilerleme”, bu ölümü “kaçınılmaz bedel”, bu açlığı ise “yan etki” olarak sunabilmek.
Modern insan, tarihte ilk kez, kendi ürettiği kitlesel ölümü izlerken kendini masum hissedebilen bir varlığa dönüşmüştür.

II. Nörolojik İhanet: Evrimsel Uyumsuzluk ve Bilgi Yükü

İnsan beyni, yüz bin yıl boyunca avcı-toplayıcı gerçeklik için evrimleşti.

Bu beynin sınırlı bir kapasitesi vardı: yakın sosyal ilişkileri, yüzleşmeleri ve bağ kurmayı sınırlı bir güçle yönetmesi gerekiyordu.

Evrimsel psikologlar (özellikle Robin Dunbar’ın çalışmaları), beynimizin ideal olarak yaklaşık 150 kişi kadar istikrarlı sosyal ilişkiyi yönetebildiğini öne sürdü; fazlası, bilişsel kapasitenin ötesine geçer ve karmaşıklık-stres yükünü tahminlerin daha üstünde artırır.*

Bu sayı, sadece tesadüfî bir antropolojik gözlem değildir; neokorteks'imizin sınırlı işlem kapasitesinin ürünü olarak ortaya çıkar.

Ancak bugün durum farklıdır: a) Hepimiz, aslında sadece yüzlerce değil, binlerce insanı görüyoruz, b) Onları tanımıyoruz, ama insan zihnine mevcutmuş gibi yüklenmiş bilgilerle doluyoruz, c) Bu yükün altında beynimiz artık ne yapacağını bilmiyor.

Bu bilgi aşırı yükü, nörobiyolojik sistemlerde travmatik bir sonuç doğuruyor.

III. Sosyal Medya ve Nörolojik Çöküş

Dr. Lakhan'a ait bir makalede sosyal medya kullanımının nörobiyolojik etkileri inceleniyor ve şöyle deniyor:

“Bildirimler, algoritmik içerik dağıtımı ve dopamin tetikleyen geri bildirim döngüleri, sadece davranışı etkilemekle kalmaz; aynı zamanda beyin gelişimini ve duygusal düzenlemeyi de şekillendirir…

Sürekli dijital uyarılma, analog deneyimlerden zevk alma yeteneğini azaltarak ‘digital anhedonia’ adı verilen yeni bir nöro-bilişsel tabloya yol açabilir.”

Bu alıntı yalnızca bir bilimsel metin değil; modern insanın zihin işleyişinin nasıl bozulduğunu gösteren klinik kanıttır.

Sosyal medya, insanı sosyal ilişkilerden uzaklaştırmak yerine, sosyal bilgi bombardımanına maruz bırakır: tanımadığın binlerce insan, yüzünü bile görmediğin insanların hayatları, başarıları, sefaleti, güzellikleri üzerine sürekli güncellemeler…

Ve beynin neokorteks dediğimiz bizim türümüze ait kabuğu buna yetişemez.

Bu yetişememe hali, kronik stres, anhedoni, dopamin dengesizliği ve kimyasal bir çırpınışa dönüşür. Bu kimyasal çırpınışlar, zihnimizin daha önce hiç aşina olmadığı zincirleme sonuçlarla karşı karşıya kalmasına neden oluyor.

Modern insan artık biyolojik olarak yaşamıyor; algoritmik bilgi patlaması içinde tükeniyor.

*Kendi adıyla anılan "Dunbar Sayısı" (150), insan beyninin neokorteks kapasitesiyle sınırlı, sürdürülebilir ve anlamlı sosyal ilişki sayısını ifade eder.

Habil’den Epstein’a: Kolektif Gölgenin Sürekliliği

Habil ve Kabil’in taşla başlayan hikâyesi, bugün Epstein'in okyanusun ortasındaki karanlık adasına kadar uzandı.

Bir değişim yok; sadece araçlar çoğaldı, modernleşti, opsiyon zengini haline geldi.

İlkel şiddet, modern devletlerin, kurumların, elitlerin ve sistemlerin içinde yeniden ve yeniden üretiliyor.

Pedofili, sadece bireysel bir sapma değil; gücün, ayrıcalığın ve bastırılmış arzuların bir ürünüdür. Medeniyet ne yazık ki ruhumuzda bir taşın üstüne bir başka taş koyamamıştır; ilkellikle modernite arasında gördüğümüz harika duvarlar sadece birer illüzyondan ibarettir...

Bu sapkınlık, çağımızın ruhunun sadece bir yansıması değil, kültürel bir gölgenin anatomisidir.

Bir yanda mülteci kamplarında ölen bedenler, diğer yanda ekran kaydırmasıyla izlenen sahte pırıltılar.

Bu, duyarsızlık değil; vicdanın nekrozudur.

V. Dijital Gözetleme ve Ruh Sefaleti

Modern insan artık yaşamıyor; izliyor.

Başkalarının hayatlarını, yatlarını, tatillerini, bedenlerini izleyerek kıyaslıyor, yetersizlik hissediyor, bilişsel kaynaklarını tüketiyor.

Bu bir empati değil; varoluşsal bir kıskançlık yetmezliği.

Afrika’daki açlık bedensel bir sefalet. Batı’daki açlık ise anlamsal.

Biri mideyi, diğeri ruhu kemiriyor. İkisi de öldürüyor.

VI. Genetik Sınır ve Ölümün Sultanlığı

Modern tıp ömrü uzattı; ama anlama dokunamadı.

Genetik hafızamız, 55–60 yaşından sonrası için net bir talimat içermez.

Tıbbi gerçek budur: Bu sınır, beynin ve bedenin kendi biyolojik iflasının ilanıdır.

Ve o yaşta, genlerimizdeki kadim sultan ölüm, tekrar “tahtına” oturur.

Yaşlılık artık bilgelik değildir; sadece anlamı yetersiz bir bekleyiştir. Genetik hafıza ne yapacağını bilmiyor, anlam ortalıkta görünmüyor, beden ve zihin hastalıklarla boğuşuyor... Tıpkı medeniyetin geldiği nokta gibi.

VII. Yaratıcı Umutsuzluk

Bu metin bir umut çağrısı değildir. Çünkü umut, çoğu zaman en etkili uyuşturucudur.

Bu, yaratıcı umutsuzluğun anatomisidir.

Çöküşü görmek, medeniyet illüzyonunun yalan olduğunu kabul etmek, kendi karanlığımızla yüzleşmek…

Belki kurtuluş yok.

Ama belki de gerçekten insan olmanın tek yolu şudur:

İlerleme masallarına inanmamak; Habil’in taşını, okyanusun karanlık adalarını ve kendi beyninin 150 kişi sınırını aynı anda kabul etmektir.

Medeniyet İllüzyonudijital anhedoniDunbar SayısıHabilKabil

Profesyonel Destek Alın

Uzman terapistlerimizle online görüşme başlatın