Karanlıkta Kök Salmak: Psikoterapide Çöküş Yanılgısı
Karanlıkta Kök Salmak: Psikoterapide Çöküş Yanılgısı
Bazen insan kendini dibe vurmuş, yönünü kaybetmiş ve eski hâlinden uzaklaşmış hisseder. Psikoterapi odasında bu deneyim çoğu zaman bir “çöküş” olarak adlandırılır. Oysa terapötik açıdan bakıldığında, bu karanlık dönemler her zaman bir bozulmaya değil; çoğu zaman yeni bir ruhsal yapılanmanın başlangıcına işaret eder. Tıpkı toprağın altında görünmeden kök salan çimler gibi…
Karanlık Hissettiğinde
Bazen danışan odada şunu söyler:
“Gömüldüğümü hissediyorum.”
Bu cümle ilk bakışta umutsuzluk, çaresizlik ya da gerileme gibi okunabilir. Oysa psikoterapi perspektifinden bakıldığında bu his her zaman bir çöküşe işaret etmez. Çoğu zaman bu, ruhsal bir dönüşümün başladığı eşiktir.
Doğa bu süreci çimlerle çok sade ama güçlü bir şekilde anlatır.
Bir çim tohumu toprağın altına girdiğinde kaybolmaz. Görünmez olur. Sessizleşir. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür. Oysa asıl hareket tam da orada başlar. Kökler oluşur, yapı değişir, eski form çözülür. Yeşermek için önce karanlıkta kalmak gerekir.
Psikoterapide de benzer bir süreç işler.
Danışanlar sıklıkla terapi sürecinin belli bir noktasında kendilerini eskisinden daha dağınık, daha hassas ve daha kırılgan hissettiklerini söylerler. “Eskiden daha iyiydim”, “Kontrolümü kaybettim”, “Artık kendim gibi değilim” gibi ifadeler bu dönemde sıkça duyulur. Bu noktada yapılan en temel yanılgı, yaşanan çözülmeyi bir geriye gidiş olarak yorumlamaktır.
Oysa terapötik açıdan bakıldığında çoğu zaman olan şudur: Eski benlik organizasyonu işlevini yitirmeye başlamıştır. Yıllardır işe yarayan savunmalar artık yeterli değildir. Bastırılan duygular yüzeye yaklaşır. Kişinin kendisiyle kurduğu katı anlatılar esnemeye başlar.
Bu evre rahatsız edicidir. Çünkü tanıdıktır ama güvenli değildir. Çim tohumu için toprağın karanlık ve baskılı olması gibi… Ancak aynı toprak, tohumu besleyen ve onu dış tehditlerden koruyan alandır. Psikoterapide bu işlevi terapötik ilişki üstlenir.
İçeride Bir Şeyler Değişirken
Travma bu noktada yalnızca patolojik bir iz olarak ele alınmaz. Elbette travma romantize edilemez; ancak terapötik olarak çalışıldığında travmatik yaşantılar, benliğin nasıl örgütlendiğini, hangi ihtiyaçların karşılanmadığını ve hangi bağlanma örüntülerinin tekrarlandığını görünür kılar. Travma sadece yara açmaz; bazen kişilik yapılanmasında yeni köklerin oluşacağı alanı da belirler.
Çözülme evresi terapide kritik bir eşiktir. Bu evrede danışan kendini kaybolmuş hissedebilir. Ancak bu kayboluş, yok oluş anlamına gelmez. Çim tohumu filizlenmeden önce çatlar. Kabuk bozulmadan kök oluşmaz. İnsanda da yeni bir bütünlük, eski yapının çözülmesiyle mümkün olur.
Psikoterapi bu nedenle “hızla iyi hissetme” süreci değildir. Daha çok karanlıkta birlikte kalabilme pratiğidir. Terapist, danışanı yüzeye çekmeye çalışmaz; karanlıkta olup biteni anlamlandırmasına eşlik eder. Çünkü anlam verilen karanlık, travmatik olmaktan çıkar ve dönüştürücü bir alana dönüşür.
Eğer şu sıralar kendini karanlıkta hissediyorsan, bunu hemen bir başarısızlık ya da gerileme olarak etiketlemek zorunda değilsin. Belki de olan şudur: Eski yapı çözülüyor, yeni yapı henüz görünür değil.
Tıpkı çimler gibi…
Toprağın altında sessizdirler ama pasif değildirler. Görünmezdirler ama canlıdırlar. Belki de gömülmedin. Belki ekildin.
Ve belki şu an yeşermiyorsun çünkü kökleniyorsun.




