İnsanlar Düşüncelerine İnanıyor
Matt Haig'in etkileyici romanı İnsanlar’da uzaylı görevli insanları kurtarmak için inmez dünyaya...
Onları daha iyi, daha mutlu ya da daha rasyonel bir türe dönüştürmek gibi bir niyeti yoktur. Görevi nettir: İnsanlığın erişmemesi gereken bir bilginin yayılmasını engellemek. Bunun için Dünya’ya gelir, bir insan bedeninin ve kimliğinin içine yerleşir ve insan hayatının tam ortasında yaşamaya başlar.
Andrew’ün dönüşümü bir kararın sonucu değildir.
Bir fikir değişikliği de değildir.
İnsan olmayı seçmez; insan olmanın içine düşer.
Ve tam da bu yüzden, insanların çoğunun nesillerdir öğrenemediği şeyleri, onların arasında yaşarken öğrenir.
1. İnsanlar Düşüncelerine İnanıyor; ve hayat buna rağmen devam ediyor
Andrew’e göre insanlar zihinsel olarak tutarsızdır. Zihinden geçen bir cümleyi gerçekliğin kendisi gibi ele alırlar. “Başarısızım” dediklerinde bu bir düşünce değil, bir hüküm hâline gelir. “Korkuyorum” dediklerinde, korku dış dünyadan gelen nesnel bir tehdit gibi yaşanır.
Andrew başta bunu bir kusur olarak görür.
Bir tür bilişsel birleşme ve dolayısıyla zihinsel bir zayıflıktır.
Ama zamanla istisnai bir şey fark eder. Herkeste değil, her zaman değil.
Bazı insanlar, bazı anlarda, düşüncelerine rağmen yürüyebilmekte, yol alabilmektedir. Zihin eleştirirken işe gidenler vardır. Kendilerinden şüphe ederken çocuklarını koruyanlar vardır. Umutsuzlukla birlikte de olsa bağ kurmayı sürdürebilenler vardır.
Zihin serttir, hatta acımasızdır. Zihinlerdeki bu “olumsuzluk ve eleştiri radyosu” çoğu zaman sesi kısılamayan ve 24 saat esasına göre yayın yapan bir makinadır...
Ama hayat yine de akar.
Andrew’ün anlayamadığı ama inkâr edemediği şey şudur:
İnsan zihni çoğu zaman düşmancadır; ve bazı insanlar, buna rağmen yaşamayı sürdürmeyi başarır.
Belki de insanı insan yapan şey, zihnin sessizliği değil; onunla birlikte yürüyebilme ihtimalidir.
2. Acıdan Kaçmayanlar, Hayattan da Kaçmıyor
Andrew acıyı verimsiz bulur. Azaltılması gereken bir yük, gereksiz bir maliyet gibi görür. Mantık basittir: Daha az acı, daha iyi yaşam.
Ama insan hayatını yakından izledikçe bu denklem bozulur. Acıdan kaçanların sayısı fazladır. Hayatlarını daraltırlar. Kaçınılan her duygu, kaçınılan bir alan yaratır. Hayat çoğu zaman güvenli ama cansız bir yere dönüşür.
Buna karşılık bazı insanlar vardır.
Az sayıda, kırılgan, çoğu zaman bedel ödeyen insanlar…
Acıyı sevmezler. Onaylamazlar. İstemezler.
Ama acıyla birlikte yaşamayı öğrenirler, ona bir alan açarlar.
İnsan zihnindeki “olumsuzluk ve eleştiri radyosu” çoğu zaman sesi kısılamayan ve 24 saat esasına göre yayın yapan bir makinadır...
Yas tutarken bağ kurarlar.
Korkarken sorumluluk alırlar.
Kırılmışken bile sevmeyi sürdürürler.
Andrew için bu irrasyoneldir.
Ama hayata tutunanlar çoğu zaman onlardır.
İnsanlar acıyı yok ettikleri için değil; acı varken de yön seçebiliyor ve ilerleyebiliyorsa yaşam ayakta kalıyordu…
Hayat Kontrol Etmeye Çalıştıkça Daralır
3. Kontrol Etmeye Çalıştıkça Hayat Kaybediliyor
Andrew’ün ait olduğu düzen kontrol üzerine kuruludur. Hesaplama, öngörü ve risk minimizasyonu esastır. Belirsizlik bir arızadır; kontrol edilemeyen her şey potansiyel bir tehdittir.
İlk zamanlar Andrew de bu refleksle yaşar. Duygular mesafede tutulur. İlişkiler ölçülür. Kayıp ihtimali bastırılır. Hayat yönetilebilir olmalıdır.
İnsanların büyük kısmı da böyledir.
Kontrol eder. Bastırır. Yönetmeye çalışır.
Ama Andrew nadir bir şeyi görür:
Kontrolü gevşetebilenler vardır.
Az, ürkek, çoğu zaman yalnız kalanlar…
Kontrol gevşediğinde acı artar; ama eş zamanlı olarak hayat genişler.
Kontrol korur; evet.
Bu beynin görevidir.
Ama fazlası yaşamı daraltır ve çoğu insan bu fazlalıktan vazgeçemez.
4. Değerler, Mutluluktan Önce Gelir; Ama Çoğu İnsan Bu Sırayı Karıştırıyor
Andrew başlangıçta mutluluğu bir hedef sanır. Acısızlık, düzen, sorunsuzluk… İyi bir yaşamı, düzgün işleyen bir sistemle eşleştirir.
İnsanların çoğu da böyledir.
Ama Andrew bazı insanları izledikçe bu tanım çöker.
Mutlu olmadıkları hâlde çocuklarını büyütenler,
mutlu olmadıkları hâlde sözlerini tutanlar,
mutlu olmadıkları hâlde sevmeyi sürdürenler vardır.
Bu insanlar çoğunluk değildir.
Ama yönlerini belirlemişlerdir.
Andrew için şaşırtıcı olan şudur:
İnsanları ayakta tutan şey mutluluk değil; önem verdikleri şeylere yani değerlerine bağlı kalabilme kapasitesidir…
Mutluluk bazen gelir.
Bazen gelmez.
Çoğu zaman da geç kalır.
Ama bu insanlar yönlerini korurlar…
5. Hisler Düzelmeden de Yürünebilir; Bu Bazen Çok Pahalıdır
Andrew’ün dünyasında bir eylem için önce uygun koşullar gerekir. Sistem hazır olmalı, iç değişkenler dengelenmeli, risk minimize edilmelidir.
İnsanların büyük bölümü de bunu bekler.
İyi hissetmeden adım atmaz, yol almaz.
Bununla birlikte Andrew bazı insanların beklemediğini ve yola çıktığını görür.
Korkarak öğrenirler.
Üzgünken çalışırlar.
Utanç duyarken konuşurlar.
Umutsuzken bile sabah kalkıp hayatın küçük görevlerini yaparlar.
Andrew'e göre bu bir başarı hikâyesi değildir.
Çoğu zaman yıpratıcıdır.
Bedel ister.
Ama yolun ancak böyle açıldığını anlar.
Hayatın Anlamı ve Ölüm Bilgisi
6. Ölüm Bilgisi Hayatı Anlamsızlaştırmaz, Derinleştirir
Andrew için ölüm bir sistem arızasıdır. Düzeltilmesi gereken bir hata gibi görünür. Verimsiz, acımasız ve gereksizdir.
İnsanların çoğu da ölüm gerçeğinden kaçar.
Ondan söz etmez.
Onu düşünmez.
Ama bazı insanlar vardır.
Ölüm bilgisini taşırlar.
Zamanın sınırlı oluşu, onlar için hayatı daha ağır ama daha gerçek kılar.
Sevgiyi yoğunlaştırır.
Seçimleri netleştirir.
Andrew şunu fark eder:
Sonsuzluk güvenlidir; ama sığdır.
Fanilik risklidir; ama derinliklidir.
Bu derinliği az sayıda insanın taşıyabildiğini gözlemler…
Son Söz
Andrew insanlığı düzeltmek için gelmedi.
Ama insanlığın içinde, düzeltilemeyen şeylerle yaşamanın mümkün olduğunu görür...
İnsanlar düşünür.
Acır.
Korkar.
Kontrol edemez.
Bazen mutlu olamaz.
Ve yine de yürümeyi sürdürür.
Belki de insanı değerli kılan şey kusursuzluğu değil;
acıya ve faniliğe rağmen yönünü korumasıdır.




