+44 7466580643
(WhatsApp ile ulaşabilirsiniz)
Ana SayfaBlogPsikoloji
Kadim Bir Soru: İyilik Ölçeklenebilir mi?
Psikoloji

Kadim Bir Soru: İyilik Ölçeklenebilir mi?

4 dk okuma
42 görüntülenme
20 Şubat 2026
Prof Dr Ahmet KORKMAZ
Yazar:
Prof Dr Ahmet KORKMAZ

Çoğu İnsan İyi (mi)dir?

Sosyal psikoloji literatürü, insanın özündeki “ışık” ile toplumsal yapıların ürettiği “karanlık” arasındaki bitmek bilmeyen gerilimin arşividir. Bu literatür, insan doğasına dair iki büyük anlatının mücadelesini kaydeder: Bir yanda insanı özünde saldırgan ve çıkarcı gören kötümser çizgi; diğer yanda iş birliğini ve empatiyi evrimsel avantaj olarak konumlandıran iyimser çizgi.

Rutger Bregman, Humankind (Türkçede Çoğu İnsan İyidir) adlı eserinde bu tartışmaya radikal bir müdahalede bulunur. Ona göre modern insanın kendi doğasına dair taşıdığı derin güvensizlik, tarihsel olarak inşa edilmiş bir anlatıdır; ampirik gerçekliğin zorunlu sonucu değil.

İnsan doğasında iyi midir, kötü müdür?

Bregman’ın temel tezi şudur: İnsan türünün evrimsel başarısının arkasındaki ana güç saldırganlık değil, iş birliğidir. Ona göre bizler yalnızca Homo Sapiens değiliz; aslında “Homo Puppis” yani evcilleşmiş, dost canlısı varlıklarız. Bu iddia, insan doğasına dair klasik kötümser bakışı doğrudan hedef alan bir yaklaşım olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu noktada Bregman, Frans de Waal’dan ödünç alınan ve insanın özünde vahşi olduğu fikrini savunan “Vernik Teorisi”ne karşı çıkar. Bu teoriye göre medeniyet, içimizdeki canavarı örten ince bir ciladır; kriz anında bu cila dökülür ve alttaki karanlık açığa çıkar.

Ancak Bregman, tarihsel felaketlere baktığında farklı bir tablo görür: Depremler, savaşlar, doğal afetler sırasında insanlar çoğu kez barbarlaşmaz; aksine birbirlerine kenetlenirler. Kaos anları, sıklıkla beklenenin tersine, dayanışmayı tetikler.

Bu argümanın sembolik karşıtı, William Golding’in Lord of the Flies romanıdır. Romanda ıssız bir adaya düşen çocuklar hızla vahşileşir. Fakat 1965’te Tonga yakınlarında gerçekten ıssız bir adada mahsur kalan altı çocuk, romanın aksine, dua, şarkı ve iş bölümüyle düzenli bir yaşam kurmuştur.

Bu örnek önemli bir ayrımı görünür kılar: Altı kişilik bir grupta herkes birbirini tanır. Emek görünürdür. Sosyal geri bildirim doğrudandır. Sorumluluk dağılmaz.

Fakat nüfus arttıkça anonimleşme başlar. Ve mesele yukarıdaki izah için çok daha karmaşık bir hale gelir...

Anonimlik ve Sorumluluğun Çözülmesi

Metropollerde ya da dijital platformlarda “kimse beni görmüyor” hissi, ahlaki sorumluluğun çözülmesine yol açabilir. Bu noktada Broken Windows Theory devreye girer: Bir cam kırık kalırsa, mekân “kuralsız” olarak algılanır ve diğer camlar da kırılır.

Büyük toplumlarda anonimlik, görünmez bir kırık cam işlevi görebilir.

Philip Zimbardo’nun “bireyselliğin silinmesi” (deindividuation) çalışmaları, kimliğin silikleştiği ortamlarda etik sınırların gevşediğini gösterir. Benzer biçimde Stanley Milgram’ın itaat deneyleri, kötülüğün çoğu zaman sadistik bir niyetten değil, rol zincirleri içinde askıya alınmış sorumluluktan doğduğunu ortaya koyar.

Böylece Bregman’ın dost canlısı insanı, belirli yapısal koşullar altında Golding’in karanlık figürüne dönüşebilir. Sorun yalnızca doğa değil; bağlamdır.

İyiliğin Sosyal Kimliği

Henri Tajfel’in Sosyal Kimlik Kuramı, küçük gruplarda neden daha fazla dayanışma görüldüğünü açıklar. İnsanlar kendilerini bir grubun parçası olarak tanımladıklarında empati sınırlarını o grubun çevresinde çizerler. “Biz” genişledikçe ve “onlar” çoğaldıkça tehdit algısı artar.

Küçük bir adada herkes “biz”dir.
Fakat insanların dünyası büyüdükçe “onlar” çoğalır.

Köyden masum, suçsuz çıkıp şehre göçmüş pek çok Anadolu insanının benzer hikayeleri hem edebiyatta hem sinemada hiç de azımsanamayacak sayıda esere konu olmuştur.

Elbette 8 milyar insanın birbirini sevmesi gerekmez. Belki gerekli olan, dokunulabilir mikro-toplulukların çoğalmasıdır. Ölçeklenebilir iyilik, soyut “insanlık sevgisi”nden değil, ilişkisel mikrokozmoslardan doğabilir.

Global vicdan, birbirine eklemlenen küçük halkaların toplamı olmak zorundadır.

Psikanalitik Arka Plan: İçimizdeki Yasa ve Sistemlerin Süper Egoları

Sigmund Freud, insan ruhsallığını id, ego ve süperego arasındaki gerilim olarak tasvir eder. Ona göre uygarlık, saldırgan dürtünün bastırılması pahasına kurulmuştur; medeniyet, vahşiliğin üzerindeki bir vernik değil, ağır bedelli bir ehlileştirme projesidir.

Erich Fromm ise bu resmi tersine çevirir. Ona göre insan özünde yıkıcı değil, ilişkisel ve üretkendir; yıkıcılık, yabancılaşmış sistemlere verilen bir tepkidir. Eğer Freud için uygarlık bastırmadır; Fromm için sorun, sevme kapasitesini körelten yapılardır.

Burada kritik kesişim şudur: Süperego yalnızca bireyin içinde değildir. Devletlerin, kurumların, dinlerin ve ideolojilerin de kolektif süperego’ları vardır. Birey, çoğu zaman kendi vicdanından değil, bu dışsal üstbenliklerin taleplerinden utanır, korkar ve uyum sağlar.

Kişisel vicdan ile kurumsal itaat arasındaki gerilim, modern insanın ahlaki trajedisidir.

Gücün Yozlaştırıcı Doğası

Paradoks yönetim kademelerinde belirginleşir: Eğer bireyler iyiyse, neden sistemler sıklıkla empati kapasitesi düşük ama hırsı yüksek bireyleri tepeye taşır?

Güç, nöropsikolojik olarak empatik rezonansı azaltabilir. Hiyerarşik yapılar, ilişkisellikten çok performans ve rekabeti ödüllendirdiğinde, vicdan avantaj olmaktan çıkar; yük haline gelir.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı burada tamamlayıcıdır. Kötülük şeytani bir irade değil; sorgulanmamış itaat, bürokratik normalleşme ve rolün içselleştirilmesidir. Fail çoğu zaman kendini fail olarak görmez; akışın bir dişlisi olarak konumlandırır.

Yozlaşma niyetle değil, tasarımla başlar. Sistem, vicdanı kişisel bir yük; itaati kurumsal (bazen ilahi) bir erdem gibi kodlayabilir. Eminim bu cümle anadili bu yazının dili olan bir kesim için "can yakıcı ve hala taze bir gerçekliği" de içinde barındırıyor...

Dijital Dünyada Algoritmik Kırık Camlar

Modern çağda kırık camlar fiziksel değil, algoritmiktir. Sosyal medya platformları görünürlük ile anonimliği aynı anda üretir. Herkes birbirini izler; fakat kimse kimseyi gerçekten tanımaz.

Algoritmalar duygusal aşırılığı ödüllendirdikçe empati performansa dönüşür. Vicdan, içsel bir yasa olmaktan çıkar; “beğeni ekonomisi”nin bir para birimine indirgenir.

Hashtag süreli duyarlılıklar ortaya çıkar: Epizodik, dalgalı, gündeme bağlı. Algoritmik mimari, neye öfkeleneceğimizi ve neyi unutacağımızı belirler. Dijital mahallelerin normları, görünmez kod satırlarıyla inşa edilir.

Sistem, vicdanı kişisel bir yük; itaati kurumsal bir erdem gibi kodlayabilir.

Vicdan Mühendisliği

İnsanoğlunun mevcut toplumsal dizaynı, iyiliği sistematik biçimde ödüllendirmekten çok, ölçülemediği için marjinalleştiren bir yapıya evrilmiştir. O halde iyilik yalnızca içgüdü değil; tasarım problemidir.

Mesele artık “insan özünde iyi mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur:

İyiliği sürdürecek yapılar tasarlanabilir mi?

İyiliğin yeniden ölçeklenmesi, bireysel vicdanın kolektif yapılarda erimediği; içsel süperego ile dışsal yasa arasındaki ilişkinin yeniden yazıldığı bir toplumsal mimari gerektirir.

6 kişilik bir adadan 8 milyarlık gezegene vicdan transferi, doğamızdaki ışığı büyütmekten çok; o ışığın sığabileceği yeni kaplar icat etmeyi gerektirir.

Ve belki de gerçek medeniyet, insanı ehlileştirmek değil; iyiliği taşıyabilecek sistemler inşa etmektir.

Rutger BregmanVernik TeorisiSineklerin TanrısıWilliam Golding

Profesyonel Destek Alın

Uzman terapistlerimizle online görüşme başlatın