Göçmen Zihninde Özgürlüğün Sessiz Korkusu
Bazı filmler yalnızca bir hikâye anlatmaz; insan zihninin nasıl çalıştığını sessizce ekrana yansıtır. The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) yüzeyde bir umut ve özgürlük anlatısı gibi görünse de, derininde çok daha rahatsız edici bir gerçeği gösterir: İnsan çoğu zaman özgürlüğe değil, aşinalığa bağlanır.
İnsan zihni tanıdık olan acıyı, tanımadığı mutluluğa tercih eder.
Bu yazıda filmi, Kabul ve Kararlılık Terapisinin (ACT) temel kavramlarından biri olan Aşinalık Tuzağı üzerinden okuyacağız. Ancak asıl durağımız hapishane duvarları değil; göçmen zihninin mimarisi olacak.
Bilinen Acı Neden Daha Güvenlidir?
Filmde hapishane yalnızca duvarlardan ibaret değildir. Aynı zamanda bir düzen, bir ritim ve bir öngörülebilirlik alanıdır. Günler bellidir, roller nettir, sınırlar açıktır. Bu düzen acı vericidir ama tanıdıktır.
ACT perspektifinden bakıldığında insan zihni mutluluk üretmek için değil, belirsizliği azaltmak için çalışır. Bilinen bir acı, bilinmeyen bir ihtimalden daha az tehditkâr algılanır. Bu nedenle zihin çoğu zaman güvenli olanı ya da daha iyi olma ihtimali olanı değil, tanıdık olanı seçer.
Aşinalık Tuzağı tam olarak burada başlar: Kişi acıdan kaçtığını sanırken, aslında tanıdığı acıya tutunur.
Brooks Hatlen ve Psikolojik Esaret
Filmin en sarsıcı karakterlerinden biri Brooks Hatlen’dır. Onlarca yıl hapiste kalmış, duvarların içinde yaşlanmıştır. Şartlı tahliye ile dışarı çıktığında teknik olarak özgürdür; ancak bu özgürlük onun için bir ödül değil, bir tehdittir.
Dış dünya hızlı, karmaşık ve belirsizdir. Hapishane ise sınırlı ama öngörülebilir... ACT açısından Brooks’un yaşadığı şey “özgürlüğe uyum sağlayamamak” değil, deneyimsel kaçınmadır. Brooks belirsizliğin, kaygının ve yönsüzlüğün yarattığı içsel acıdan kaçınmak ister. Kaçabildiği tek yer, aşina olduğu acıdır.
Göçmenlik: Fiziksel Özgürlük, Psikolojik Brooks’laşma
Göçmenlik çoğu zaman “özgürleşme” olarak anlatılır. Daha iyi bir hayat, daha fazla imkân, daha güvenli bir gelecek… Ancak ACT perspektifinden bakıldığında göç, aynı zamanda devasa bir belirsizlik enjeksiyonudur.
Yeni bir ülke, yeni bir dil, yeni sosyal kodlar, görünmez kurallar, statü kaybı, mesleki kimliğin silinmesi, üşüşen bakışlar, aksanla kekeleyen bir “yabancı benlik”… Göçmen, bir anda kendi hayatının acemisi hâline gelir.
İşte tam bu noktada göçmen zihni Brooks’un zihnine benzemeye başlar. Eski ülkedeki acılar tanıdıktır: baskı, yoksunluk, aile içi çatışmalar, politik stres, sınırlı imkânlar… Acıdır ama bilinir. Yeni ülkede ise acı henüz tanımsızdır. Bu nedenle zihin şunu fısıldar:
“Orası kötüydü ama orayı biliyordum.”
“Burada yapamayacağım.”
“Ben buraya ait değilim.”
Bu cümleler, ACT dilinde bilişsel birleşme örnekleridir. Düşünceler, birer zihinsel ürün olmaktan çıkar; mutlak gerçek gibi yaşanmaya başlanır.
Aşinalık Tuzağı Göçmende Nasıl Çalışır?
Aşinalık Tuzağı Göçmende Nasıl Çalışır?
Göçmen aşinalık tuzağına üç yoldan düşer:
Birincisi, eski acıyı romantize ederek. “Bizim oralar daha sıcaktı,” “İnsanlar daha samimiydi,” gibi cümleler çoğu zaman gerçeğin tamamı değil, zihnin belirsizliği azaltma çabasıdır.
İkincisi, yeni hayatı erteleyerek. Dil öğrenmeyi, sosyal ilişki kurmayı, mesleki dönüşümü sürekli yarına bırakmak; böylece belirsizlikle temas etmemek.
Üçüncüsü, kimliği askıya alarak. Göçmen, hayatta kalır ama yaşamı tadamaz. Tıpkı Brooks gibi, işlevseldir ama yönsüz, tatsız tuzsuzdur.
Gerçekte sorun acının varlığı değil; acıdan kaçınmak için kurulan hayattır.
Değerler Olmadan Özgürlük
Esaretin Bedeli bize şunu gösterir: Fiziksel özgürlük, değerlerle temas yoksa boşluk hissi yaratır.
Göçmen için kritik soru şudur:
“Ben bu ülkede sadece kaçtığım şeylerden uzak mı duruyorum, yoksa yöneldiğim bir hayat ve temas etmek istediğim değerlerim var mı?”
Değerler; ait hissetmeyi garanti etmez, ama yolda olmayı mümkün kılar. Dil öğrenmek, ilişki kurmak, üretmek, katkı sunmak… Bunlar acıyı ortadan kaldırmaz; ama hayatı genişletir, psikolojik esnekliği artırır.
Sonuç
Aşinalık Tuzağı, yalnızca hapishane duvarları arasında değil; göçmenlerin zihinlerinde de kuruludur. İnsanlar yalnızca zincirlerinden değil, alıştıkları acılardan kopmaktan da korkarlar.
Zincirleri çözüldüğünde karşılaşacakları hayat belirsizliklerle doludur; ve insan zihni belirsizliği, aşina bir acıdan daha sıkıntılı görür.
İnsanlar yalnızca zincirlerinden değil, alıştıkları acılardan kopmaktan da korkarlar.
Burada çağrı nettir:
Acıyı yok etmeye çalışma.
Onunla birlikte, değerlerine doğru yürü.
Çünkü özgürlük, bazen kapıdan çıkmak değil; geri dönmemeyi göze almaktır.
Tutunamayanlar İçin Bir Not
Filmin en dokunaklı sahnelerinden birinde Brooks bir mektup yazar.
Dışarıda yaşamanın, içeride yaşamaktan daha zor olduğunu söyler.
Çünkü içeride bir amacı vardır; bir yeri, bir ritmi, bir anlamı.
Dışarıda ise özgürdür ama yönsüz ve değersizdir. Bu yönsüz değersizliğe daha fazla dayanamaz. Ve hayattan kopmaya karar verir.
Mektupdaki satırlar yalnızca bir film karakterine ait değildir.
Bu bölüm;başka bir ülkeye geçmiş ama hayata tutunamamış,
yeni bir dilin, yeni kuralların, yeni yalnızlıkların içinde erimiş,
özgürlüğün sisi içinde aşinalık tuzağında sıkışmış,
sisin kuvvetlendirdiği belirsizliğe dayanmakta zorlanmış,
bedeni yeni bir ülkede olsa da ruhu aşina coğrafyada kalmış,
sessizce hastalanmış ya da sessizce hayattan çekilmiş göçmenlere adanmıştır.
Göç, çoğu zaman “kurtuluş” olarak anlatılır.
Ama bazı insanlar için göç;
tanıdık acıların yerini, adı konmamış bir boşluğa bırakmasıdır.
Eski hayat zor olabilir; ama bilindiktir.
Yeni hayat umut doludur; ama yabancıdır, tutunacak bir dal bulmak bazen zor bazen çok zordur.
Bazı insanlar bu yabancılığın içinde yavaş yavaş kök salar.
Bazıları ise tutunmak için çok çabalar, ama yine de tutunamaz.
Bu bir başarısızlık değildir.
Bu, insan olmanın kırılgan bir gerçeğidir.
Bazıları için “ne olacağını bilmemek”, yaşanılan her acıdan daha yorucudur.
Bazı insanlar acıdan kaçmaz; acıyla yaşamayı öğrenmiştir.
Ama bazıları için belirsizlik, acının kendisinden daha ağır çeker.
Bu bir zayıflık değildir. Bu, insan zihninin sınırlarıyla ilgili bir gerçektir.
Tutunamayanlar en az tutunanlar kadar güçlüdürler…
Tutunamayanları en az tutunanlar kadar kucaklıyoruz.
Çünkü bazen insan, elinden gelen her şeyi yapmış olur ve yine de tutunamaz.
Ve hâlâ burada kalanlar için küçük bir not:
Hayat, güvenli olmak zorunda değil; ama anlamlı olabilir.
Her şey net olmak zorunda değil; ama yönlü olabilir.
Bazen tutunmak, güçlü olmak değil;
küçük bir şeye -bir ilişkiye, bir üretime, bir söze, bir değere-
her gün yeniden el uzatmaktır.
Tutunanları, tutunmaya çalışanları ve tutunamayanları anlıyoruz.
Sessizce. Özlemle. Yargısız.
İnsan kalarak.



