Karşılaşma, Karanlık, Aralık...
Karşılaşma yıllar sonra oldu; hayatın olağan akışında pek de beklenmiyordu.
İnsanlar gibi değişen iklimlerin etkisiyle…
Beklenenden daha sıcak, beklenenden daha karanlık; göçmenlerin aşina, ruhların yabancı olduğu bir Alman şehrinde.
Bir zamanlar biri diğerine yol göstermiş, mesafeyi zaman ve saygı belirlemişti.
Bu kez roller kapının dışında kaldı.
Ne hoca vardı ne öğrenci.
Yan yana yürüyen iki insan vardı artık; aynı havayı soluyan, aynı suskunlukları, bazen kızgınlıkları, bazen kırgınlıkları paylaşan iki göçmen.
Ortak yaralar çocukluktan geliyordu.
Sessizlikle büyümüş, yoklukla biçim almış yaralar…
Derin değersizlik obrukları.
Sevginin kırıntılarına muhtaç ebeveyn evleri.
Ebeveynlerin kendi dünya dertlerinden çocuklarını göremediği zamanlarda büyüyenlerdi onlar.
Gözle görülen büyümeler, görülmeyen yaralar…
Büyümenin ne olduğunu bilmeyen anneler, bunu görmeyen babalar ve büyümek zorunda kalan çocuklar.
Zamandan ve Mekandan Ayrışma
Bir duygu boşalması oldu.
Ağladılar. Sarıldılar. Uzun uzun yürüdüler.
Beden, hafızasını söze ihtiyaç duymadan hatırladı.
Konuşulmayanlar, söylenenlerden daha iyileştirici oldu.
Sustukları, anlattıklarından bazen daha şifalıydı.
Çünkü bazı acılar kelime istemez; tanıklık ister.
Başkalarının yaralarına dokunmayı öğrenmiş insanlar olarak, kendi yaralarının hâlâ açıkta durduğunu fark ettiler.
Bir türlü kendi söküğünü dikemeyen, üstüne başına özen gösteremeyen eski mahalle terzileri gibiydiler.
Ellerinin başkalarına uzandığı yerde, kendilerine hep biraz geç kalmışlardı.
Bu hikâye yalnızca iki kişiye ait değildi.
Bu, göçmen yaralarının hikâyesiydi.
Dil…
Aidiyet…
Görünmezlik…
Başarıyla örtülen ama asla kapanmayan bir acı…
Her şeyin yabancı olduğu bir dünyada kök salamamak…
Ve bütün bunların altında büyüyen, derin bir ruhsal yalnızlık.
Şifa, eşitlenmeyle geldi.
Kimsenin önde, kimsenin geride olmadığı bir anda.
Tanınmakla. Görülmekle. Kabullenmekle…
Sevgi, şefkat ve değerin sessizce el değiştirmesiyle.
İyileşmek geçmişi silmek değildi.
Zaten kimse bunu istemiyordu.
İyileşmek, geçmişe birlikte bakabilmekti.
Acıyı yok etmeye çalışmadan; ona yer açarak, onunla birlikte yürümeyi seçerek.
Göçmenler, Göçmen Kuşlar
Karanlık oldu.
Göçmen kuşların çığlıklarından nasıl bir şeyler anlayabilirlerdi ki; çığlıklar ana dilde değil, başka bir dilde atılıyordu:
“Mevsimlerden kış, aylardan Aralık.
Ben bir göçmen kuşum ama neden buradayım, bir türlü anlamıyorum.
Yerim mi yanlış, ben mi yanlış yerdeyim?
Hem her yerdeyim, hem hiçbir yerde. Sahi ben neredeyim?
Mevsimler karışmış, göçmen kafasına dönmüş.
Ama ben göçmen değilim ki, göçmen kuşum.
Kök salmam, salamam; bir yere bağlanmam, bağlanamam.
Lakin siz göçmenler öyle misiniz?
Siz kuş değilsiniz ki…
Sizin kanatlarınız yerine yaralarınız var.
Benim gibi yaşayamazsınız, köksüzlüğe alışamazsınız.
Boşuna uğraşmayın velhasıl; siz köksüz yapamazsınız, öyle kolay öksüz kalamazsınız.
Siz göçmensiniz, göçmen kuş değil.”
Yaşlıca olan azıcık öfkelendi mi ne…
Oysa uzun zamandır hem kendi öğrendiği hem başkalarına öğrettiği öfke kontrolü işe yarıyordu sanki.
Yok, yok; öfkelenmedi.
Yapraksız uzun ağaçların dallarındaki kuşların sözlerini biraz anlar gibi oldu, o kadar.
Ama onun da göçmen kuşlara söyleyecek iki çift lafı vardı artık ve onların anladığı dilde bile söyleyebilirdi; şifa, acının geçmesinde değil, yalnız kalmamasında ve biz yalnız değiliz...



