Kırık Camlar Teorisi
Broken Windows Theory ilk bakışta şehirleri anlatır.
Bir mahallede kırık bir cam onarılmazsa, bu küçük ihlal “burada sınır yok” mesajını yayar. Ardından önce diğer camlar kırılır, sonra duvarlar çizilir, kapılar sökülür. Şiddet ve yağma sıradanlaşır.
Teori şunu söyler:
İhlal ilk anda değil, düzeltilmeden kaldığında çoğalır.
Metaforu biraz genişletelim.
İşte bu şehir, bir insanın yaşadığı yeryüzüdür.
Sokaklar ilişkilerimizdir.
Evler zihinlerimizdir.
Camlar ise sınırlarımızdır.
Bir yerde onarılmayan her kırık, başka bir yerde yeni kırıklara zemin hazırlar.
İnsanlık tarihi, düzeltilmemiş ihlallerin uzun bir yankısıdır.
En eski anlatılardan biri olan Habil ve Kabil hikâyesinde bir kardeş diğerini öldürür. Ama asıl mesele cinayetin kendisi değildir. Asıl mesele, bu ihlalin insanlık belleğinde onarılmadan kalmasıdır.
Sonrası zincirleme gelir:
Savaşlar.
Sürgünler.
Kölelik.
Görünmez şiddetler.
Sistematik sıradanlaşmış adaletsizlikler.
Bugün “dünya” dediğimiz yer -ya da “hayat yolculuğu” dediğimiz ve üzerinde yürüdüğümüz zemin- cam kırıklarıyla dolu uzun bir yoldur.
Her çağ, bir öncekinin kırıklarını devralır.
İnsanlık, bu mirasla 20. yüzyıla iki dünya savaşı sığdırmış; ardından uslanmayı ummuş; görüldüğü kadarıyla sadece umduğu ile kalmıştır. Modern dedikleri 21. yüzyıl ise, cam kırıklarının her yeri kapladığı bir yeryüzü mirasını devralmıştır.
Bu manzarayla karşılaşan günümüz insanının ilk tepkisi, çözüm üretme arzusudur.
Temizlemek ister.
Kaçınmak ister.
Ayakkabılarını kalınlaştırmak, yere daha az temas etmek ister.
Oysa burada gözden kaçan felsefi bir hakikat vardır:
İnsan ruhunun ayakkabıları yoktur.
Ruh, eldiven de giyemez.
Hayata çıplak basar, çıplak dokunur.
Bedeni koruyabiliriz; ama incinen yer çoğu zaman orada değildir. Deneyim ruhla temas eder.
Kaçınma bu yüzden kalıcı bir çözüm olmaz.
Yalnızca gecikmiş bir kanamaya dönüşür.
Camları tek tek toplamak mümkün değildir.
Bu, camların hiç toplanmayacağı anlamına gelmez; insanın tüm hayatı cam temizleyerek yaşayamayacağı anlamına gelir.
Kaçtıkça, başka bir yerden batar.
Kırıklardan Korunmanın Bedeli Hayatı Kaçırmaktır
Burada bir eşik vardır.
İnsan, acının kişisel bir kusur olmadığını; insan olmanın ortak zemini olduğunu fark eder. Ve bu zeminde, ruhun çıplak ayaklarıyla bastığı sayısız cam kırığı vardır.
Bu kabul, teslimiyet değildir.
Umutsuzluk hiç değildir.
Bu, gerçekle temas kurmaktır.
“Bu acı var” demek, “hayat bitti” demek değildir.
Aksine, hayatla dürüst bir ilişkiye girmektir.
Bu eşiği geçemeyenlerin bir kısmı başka bir yola sapar.
Camları görmezden gelmezler; ellerine alırlar.
Taşımaya çalışırlar.
“Ben dayanırım,” derler.
“Ben üstlenirim.”
Felsefi açıdan bu, ruhun eldiven takmaya çalışmasıdır.
Oysa cam tutulmaz.
Avuçta durmaz.
Camı eline alan, başkasının ihlalini kendi kanıyla ödemeye başlar.
Dahası, kan yeni kırıkları çağırır.
İhlal bulaşıcıdır.
Kahramanlıkla durdurulamaz.
Taşınan acı, çoğu zaman yeni acıların kapısını aralar.
Bir kısmı ise acıyı taşımaktan yorulduğunda, onu unutmanın yollarına savrulur.
Camlara basmamak için yürümekten vazgeçer.
Hayata karışmak yerine ona hapsolur.
İnsan ruhunun ayakkabıları yoktur. Cam kırıklarına çıplak ayakları ile basar.
Ucuz dopamin yolları burada devreye girer:
tembellik, sürekli oyalanma,
porno, sosyal medya,
ot, kokain ve daha niceleri…
İnsan bunlarla, acıya karşı kısa süreli bir çözüm bulduğunu düşünür; zira bunlar acıyı iyileştirmez.
Uyuşturur; ama camı ortadan kaldırmaz.
Camlar ortadan kalkmaz.
Yol kısalmaz.
Yalnızca insan yürümeyi bırakır.
Ve yürümeyi bırakan, kırıklardan korunacağım derken hayattan uzaklaşır.
Hayata Kabul ve Kararlılıktan Bakış
İşte bu noktada ACT’in (Kabul ve Kararlılık) sessiz ama derin yaklaşımı devreye girer.
Kabul, camları sevmek değildir.
Onları onaylamak hiç değildir.
Kabul, olanla savaşmayı bırakmak;
onun hayatı yönetmesine izin vermemektir.
Camların varlığını kabul edip, onlara rağmen yön seçebilme özgürlüğünü geri almak demektir.
Kararlılık ise yolu temizlemek değil;
camlı bir yolda pusulayı elden bırakmamaktır.
ACT, kaçınmanın bedelini net biçimde gösterir.
Kaçınma kısa vadede rahatlatır.
Uzun vadede hayat alanını daraltır.
Kabul ise acıyı ortadan kaldırmaz.
Ama yaşamı mümkün kılar.
“Bu acı var ve ben yine de yürüyorum” diyen kişi, kırıkların hâkimiyetinden çıkar.
Değerler pusula olur.
Acı yol arkadaşı.
Yürüyüş durmaz.
Hayat da…
Burada önemli bir yanlış anlaşılma vardır:
Kabul, pasiflik sanılır.
Oysa kabul, hareket özgürlüğünü geri kazandırır.
İnsan, camlarla savaşmadığında,
onları taşımadığında,
onlardan kaçmadığında;
adımlarını nereye atacağını seçebilir.
Kararlılık, adımın yönüdür.
Değerler, bu yönü belirler.
Sevgi, adalet, merhamet, sorumluluk -hangisi olursa olsun-
değerler, camlı bir yolda bile yürünecek istikameti verir.
Siz cam kırıklarını temizlemeye çalışırken, Âdem’in çocukları arka mahallede başka camlara taş atmakla meşguldürler.
Hayat cam kırıklarıyla doludur. İnsanlar, insanlığın yolunu asırlar boyunca bu kırıklarla doldurmuştur.
Ayaklarımız zaman zaman kanar. Bu bir başarısızlık değildir. Bu, insan olmanın -Âdem’in çocukları olmanın- bedelidir. Yara izleri, yürüyüşün kanıtıdır.
İnsanı güçlü kılan şey hiç kanamamak değil;
kanarken de yönünü kaybetmemektir.
Şehirler onarıldığında, camlar değiştirildiğinde, sınırlar netleştiğinde hayat nefes alır. Ama siz oralarla meşgulken, arkadaki bir sokakta Âdem’in çocukları başka camlara taş atmaktadır.
Bu gerçek, umudu söndürmez.
Onu hakikat kılar.
Umut, kırıkların yokluğu değil;
kırıklar varken de anlamlı bir yol tutabilmektir. Hayat, sürekli cam kırıklarını temizlemeye çalışanlarla değil; kırıklar varken de yönünü kaybetmeden yürüyenlerle güzeldir.




