İnsanın, Kendine Yapılanı Göremediği Yer
Şiddet çoğu zaman gözümüzün önünde değildir; çünkü genellikle bir “düşman” gibi değil, bir “kader” gibi yaşantılanır. İnsan, kendisine yönelmiş olanı her zaman tehdit olarak algılamaz. Bazı yaşantılar vardır ki, açık bir saldırı gibi gelmez; hayatın olağan akışı, ilişkinin doğası, hatta sevginin bedeli gibi sunulur. Bu yüzden şiddet çoğu zaman bağırarak, vurarak ya da açıkça gelmez. Bazen çok sakin, çok makul, hatta çok “sevgi dolu” görünür.
İnsan zihni, özellikle duygusal ya da sevgisel bir bağın içindeyken, gerçeği olduğu gibi görmektense, onun katlanabildiği hâlini geçerli ilan etmeye meyillidir. Çünkü gerçeği kabul etmek, yalnızca bir durumu fark etmek değildir; kaçınılan yaşantıyla temas etmeyi gerektirir. Bu temas, çoğu zaman yüzleşmeyi; yüzleşme ise kimi zaman kaybetme ihtimalini göze almayı zorunlu kılar. İşte bu yüzden zihin, gerçeği inkâr etmekten çok, onunla kurulan teması daraltır. Gerçek oradadır, değişmez; fakat kişi onunla ne kadar temas edeceğini ayarlayarak hayatına devam etmeye çalışır.
İnsan zihni, özellikle duygusal ya da sevgisel bir bağın içindeyken, gerçeği olduğu gibi görmektense, onun katlanabildiği hâlini geçerli ilan etmeye meyillidir.
Özellikle bağın sürdürülebilirliği tehdit altındaysa, bu daraltma bir savunma değil; düzeni ayakta tutan işlevsel bir uyum tepkisine dönüşür. Böylece katlanmak, ilişkiyi, düzeni ve kimliği şimdilik korur. Bu noktada mesele cehalet ya da saflık değildir; mesele hayatta kalma stratejisidir; beynimizin en iyi bildiği iştir bu.
Örneğin evli, üç çocuklu bir ev kadını düşünelim. Eşi ona bağırmıyor, vurmuyor; hatta çoğu zaman sakin, makul ve dışarıdan bakıldığında “iyi baba-iyi eş” gibi görünüyor. Ama kararlar hep anneden habersiz alınıyor, kadının ihtiyaçları sürekli erteleniyor, sınır koyduğunda “ailenin huzurunu bozan” kişi ilan ediliyor. Kadın bunları fark etmiyor değil; fakat bu farkındalıkla temas etmek, evliliğini, çocuklarının düzenini ve yıllardır taşıdığı “iyi eş–iyi anne” kimliğini riske atmak anlamına geliyor.
Bu nedenlerle zihin, yaşananı şiddet olarak adlandırmak yerine, “idare edilebilir bir durum” olarak çerçeveler. Böylece gerçek küçülür; ama hayat şimdilik sürdürülebilir/tahammül edilebilir kalır. Bu yaşantıyı yalnızca “ihmal” olarak adlandırmak, şiddetin nasıl sofistike biçimde örgütlendiğini görünmez kılar. Burada mesele, tek bir şiddet türü değil; makullük, fedakârlık ve aile diliyle meşrulaştırılmış çok katmanlı bir psikolojik baskıdır (ayrıntılar için bkz. 1, 2).
Zihin burada bir inkâr üretmez. Aksine, gerçeği bilir. Ancak bu bilginin duygusal yüküyle temas etmek, kişinin bağlarını, benliğini ya da alıştığı dünyayı tehdit ediyorsa, zihin algıyı daraltır. Ortada tek ve değişmeyen bir gerçek vardır; fakat bu gerçek küçültülür. Keskinliği törpülenir, etkisi ertelenir, anlamı daraltılır. Böylece kişi “yanılıyor” olmaz; sadece daha az hisseder, daha az görür, daha az temas eder.
Zihin yaşananı şiddet olarak adlandırmak yerine, “idare edilebilir bir durum” olarak çerçeveler. Böylece gerçek küçülür; ve hayat şimdilik sürdürülebilir kalır.
Yaşantısal Kaçınma ve Hayata Devam Etme
ACT açısından bakıldığında bu süreç, basit bir bilişsel hata değil; yaşantısal kaçınmanın incelmiş bir biçimidir. Kişi acı veren gerçeği reddetmez, onunla tam temas kurmamayı seçer. Bu kısa vadede işe yarar: ilişki sürer, bağ kopmaz, düzen bozulmaz. Zihin “tehlike geçti” sinyali üretir. Oysa geçen tehlike değil, yalnızca onunla yüzleşmenin ötelenmesidir.
Bu yazının devamı, “Neden fark etmedim?” sorusuna cevap arar. Ama suçlamak için değil. Çünkü şiddetin fark edilmemesi çoğu zaman bir zayıflık değil; insan zihninin koruyucu, fakat bedeli olan bir becerisidir. Bu metin, o becerinin nasıl çalıştığını anlamak ve gerekirse onunla yeni bir ilişki kurabilmek içindir. Çünkü fark etmek, ancak yargı sustuğunda ve temas mümkün olduğunda başlar.
1. İnsan Zihni İlişkisizliği “En Büyük Tehdit” Olarak Algılar
İnsan beyni için en temel hayatta kalma mekanizması bağ kurmaktır. Yalnızlık, ilkel zihnimiz için fiziksel bir tehlikeyle eşdeğerdir. Bu nedenle zihin bazen trajik bir takas yapar: Güvenli olmayan bir ilişkiyi, ilişkisizliğe tercih eder. Şiddet içeren bir ilişkide bile “en azından biri var” düşüncesi, zihni geçici bir güvenlik illüzyonuna sokar. Bu noktada şiddet, yalnız kalmamak için ödenen “katlanılabilir bir bedel” gibi algılanmaya başlar.
Zihin genellikle güvenli olmayan bir ilişkiyi, ilişkisizliğe tercih eder...
2. Şiddetin Kademeli İlerleyişi; Kurbağa Deneyinin Deneği Olmak
Şiddet bir anda patlak veren bir fırtına değil, yavaş yavaş yükselen bir su gibidir. Önce küçük bir iğneleme, sonra hafif bir küçümseme, ardından gelen cezalandırıcı sessizlikler… Her adım bir öncekine çok benzediği için zihin alarm vermez. Klinikte bu durum çoğu zaman şu cümleyle ifade edilir: “Eskiden böyle değildi… ama aslında hep biraz böyleydi.” Şiddet, dozunun yavaş artması sayesinde normalleşir.
3. Sevgi Maskesi Takmış Kontrol Mekanizmaları
Birçok şiddet türü kulağa romantik gelen bir dille ambalajlanır. “Seni kıskanıyorum çünkü çok seviyorum.” “Böyle giyinmeni istememem senin iyiliğin için.” “Dışarıdakiler seni anlamaz, ben sana yeterim.” Bu ifadeler kontrolü masumlaştırır. Zihin şu hatalı denklemi kurar: Eğer sevgi varsa, zarar yoktur. Oysa sevgi, sınırları yok eden değil; sınırları tanıyan ve o sınırlara saygı duyan bir bağ olduğunda ancak sevgi olur.
4. Suçluluğun “Koruyucu” Yanı
Bu en paradoksal ama en yaygın savunmadır: Suçluluk hissetmek, çaresiz hissetmekten daha kolaydır. “Ben hatalıyım, o yüzden böyle oldu” demek, kişiye sahte bir kontrol hissi verir. Çünkü sorun bendedir ve ben değişirsem her şey düzelebilir düşüncesi doğar. Kişi, gerçeğin ağırlığıyla yüzleşmemek için şiddeti değil; kendi davranışlarını sorgulamayı seçer. Bu da fark etmeyi geciktirir.
Suçluluk hissetmek, çaresiz hissetmekten daha kolaydır.
Kader Gibi Yaşanan Döngüler
5. Toplumsal Öğretiler: Sessizliğin Kültürel Kodları
Birçok insan yaşadığı şeyi tanımlayamaz; çünkü ona bunun “normal” olduğu öğretilmiştir. “Kol kırılır yel içinde kalır.” “Yuvanı bozma, sabret.” “Erkektir sinirlenir, kadındır idare eder.” Bu kalıplar şiddeti meşrulaştırmaktan öte, onu görünmez kılar. Kişi yaşadığı acıyı değil, bu acıya verdiği “tahammülsüzlüğü” suç görmeye başlar.
6. Sessiz Şiddet: İhmalin Görünmez İzleri
Fiziksel şiddet iz bırakır; ihmal ve sessizlik ise ruhu içeriden çürütür. Birçok kişi “Hiç vurmadı ama…” diye söze başlar. O “ama”nın arkasında; yok sayılmak, duygusal olarak terk edilmek ve sürekli bir boşlukta bırakılmak vardır. İhmal bağırmaz; bu yüzden teşhis edilmesi en zor şiddet türüdür.
7. Fark Etmek Neden Bu Kadar Acıtır?
Çünkü fark etmek, sadece karşıdakini görmek değildir; kendini de görmektir. Bunca zaman neden sustuğunu, neden sabrettiğini ve neleri feda ettiğini fark etmektir. “Ben bunca zaman neyin içindeydim?” sorusu ağırdır. Zihin, bu sorunun yaratacağı yıkımdan kaçınmak için fark etmemeyi seçer. Yaşantısal kaçınma, bu fark etmeme hâlinin taşıyıcı kolonu olarak çalışır.
Son Söz
Şiddetin en tehlikeli hâli, adı konulamayan hâlidir. Çünkü adı olmayan şey, kader gibi yaşanır. İnsan ona karşı duramaz; sadece uyum sağlar.
Fark etmek bir suçlama değildir. Bir uyanma anıdır. Çünkü insan, görmediği şeyin içinde kalır; görmeye başlayınca o şeyden ayrışabilir, ve isterse araya mesafe koyabilir. Mesafe, hemen değişmek demek değildir; körlemesine sürüklenmemek, yapışıklığı esnetmek demektir.
Kendi gerçeğine sahip çıkmak, her zaman kopmak değildir. Bazen yalnızca, “Bu olan biten, benim sandığım gibi değil,” diyebilmektir. Bu cümle, çoğu zaman bir son değil; bir yön değişikliğidir. Kader gibi yaşanan döngüler, ancak adı konulduğunda çözülmeye başlar. Çünkü insan, gördüğü sürece tamamen döngünün tutsağı olmaktan kurtulmuş olur.
Kader gibi yaşanan döngüler, ancak adı konulduğunda çözülmeye başlar.




