Şiddetin Görünen ve Görünmeyen Yüzleri
Şiddet denildiğinde çoğumuzun zihninde benzer bir sahne canlanır: bağıran bir ses, havaya kalkan bir el, bedende açılan bir yara.
Oysa şiddet çoğu zaman sessizdir. Bağırmaz, vurmaz, iz bırakmaz. Ama insanın iç dünyasında, benlik algısında ve ilişkisel güveninde derin yarıklar açar.
Ne var ki şiddet uygulayan kişi bunu her zaman “kötü biri” olduğu için yapmaz. Bazen haklı olduğuna inandığı için yapar. Bu inanç; kendi korkularını, güvensizliklerini ya da geçmiş yaralarını koruma çabasından doğabilir.
“Senin iyiliğin için yapıyorum”,
“Böyle davranmasan bunlar başına gelmez”,
“Ben olmasam ne yapardın?”
Bu tür cümleler, şiddeti uygulayanın kendi davranışını meşrulaştırmasını sağlar. Bu, güçlü bir bilişsel savunma mekanizmasıdır: Kendi eylemlerinin zararını görmek yerine, karşı tarafı “abartılı”, “hassas” ya da “sorunlu” ilan etmek daha kolaydır.
Böylece şiddet, bilinçli bir kötülükten çok çarpıtılmış bir “koruma” ya da “düzeltme” çabası gibi yaşanır.
Ama sonuç değişmez:
Karşı tarafın özerkliği ve benlik değeri sistematik biçimde aşındırılır.
Şiddet yalnızca bedene yönelen bir saldırı değildir.
Şiddet, insanın kendisi olma alanını daraltan her sistematik davranıştır.
Bu yazıda, aile ve yakın ilişkilerde görülen temel ve görünmez şiddet mekanizmalarını ele alacağız.
Amaç suçlamak değil; adı konulamayan yaşantılara isim vermek.
Yazının birinci bölümünde 5 temel şiddet türünü inceleyeceğiz;
Fiziksel Şiddet
Duygusal Şiddet
Psikolojik Şiddet
İhmal
Algı Çarpıtıcı Şiddet... Buyurun.
Ailede ve Yakın İlişkilerde Temel ve Görünmez Şiddet Mekanizmaları
1. Fiziksel Şiddet
En görünür ve en kolay tanınan şiddet türüdür.
Vurma, itme, sarsma, tekmeleme, fiziksel zarar verme tehdidi ya da fiziksel kısıtlama (kilitleme, engelleme) bu kapsamdadır.
Fiziksel şiddetin ayırt edici özelliği şudur:
Beden üzerinden korku yaratır.
Ancak çoğu zaman bununla sınırlı kalmaz; diğer şiddet türleri için bir zemin oluşturur. Fiziksel şiddet sona erdiğinde bile, yarattığı korku ilişkide kalıcı olabilir.
2. Duygusal Şiddet
(Değersizleştirme ve Duygunun İnkârı)
Duygusal şiddetin kalbinde geçersizleştirme yatar.
Geçersizleştirme; bir insanın duygusunun, düşüncesinin ya da yaşantısının “yanlış”, “saçma” ya da “yok” sayılmasıdır.
“Buna üzülmen çok saçma” denildiğinde yalnızca bir fikir ifade edilmez; kişinin gerçekliği iptal edilir. Bu durum, insanın kendi iç pusulasını yavaş yavaş bozar.
Duygusal şiddet, kişinin hissetme hakkını hedef alır.
Amaç korkutmak değil; küçültmek, önemsizleştirmek ve zamanla kişinin kendi duygularına yabancılaşmasını sağlamaktır.
Aşağılama, alay etme, küçümseme, sürekli eleştirme; sevgi, ilgi ve onayı bir ödül–ceza mekanizmasına dönüştürme bu kapsamdadır.
Ancak en belirleyici unsur şudur:
Kişinin yaşadığı duygunun inkâr edilmesi.
Duygusal şiddet genellikle iki koldan ilerler:
Önce kişiyi değersizleştirir, ardından hislerini geçersizleştirir.
Değersizleştirme “küçük ve kıymetsiz” hissettirirken, geçersizleştirme “hatalı” ya da “yanlış hisseden biri” olduğuna inandırır.
Örneğin; bir tartışmada partneriniz size hakaret ettiğinde bu bir değersizleştirmedir. Siz buna ağladığınızda onun dönüp “Amma abarttın, iki kelimeye ağlanır mı, çocuk gibisin” demesi ise geçersizleştirmedir.
İlki can yakar.
İkincisi ise canınızın yanmaya hakkı olmadığını söyler.
Bu şiddet çoğu zaman şu cümlelerle hayata geçirilir:
“Abartıyorsun.”
“Bu kadar alıngan olmasan sorun çıkmaz.”
“Aslında öyle hissetmemen gerekiyor.”
“Bunu dert edecek bir şey yok.”
Mesaj nettir:
“Hissettiğin şey geçersiz.”
Zamanla kişi şunu öğrenir:
Üzüntüsünü, öfkesini, kırgınlığını ifade etmek ilişkiyi riske sokar.
Böylece duygular bastırılır, söndürülür ve içe gömülür.
Geçersizleştirme öncesinde kişi yalnızca üzülürken; geçersizleştirme sonrası üzüldüğü için kendini suçlu hissetmeye başlar.
Duygusal şiddetin en sinsi sonucu tam da budur:Kişi kendisini değersiz ve geçersiz hisseder ama nedenini açıklayamaz.
İnsan, varlığını karşısındakinin gözünde gördüğü yansımayla teyit eder.
Geçersizleştirme, o aynayı kırmaktır.
Karşınızdaki acınızı “yok” saydığında, acınızla birlikte varlığınızın bir parçası da o ilişkide yok hükmüne düşer.
Varoluşsal Yalnızlığa Giden Şiddetler
3. Psikolojik Şiddet
(Korku, Tehdit ve Zorlayıcı Kontrol)
Psikolojik şiddet, duygudan çok iradeyi hedef alır.
Son yıllarda “zorlayıcı kontrol” (coercive control) kavramıyla daha net tanımlanmaktadır. Bu, bir kişinin diğerini korku, tehdit, suçluluk ve belirsizlik yoluyla sistematik biçimde kontrol altına almasıdır.
Amaç, karşı tarafın özgür karar alma kapasitesini zayıflatmaktır.
Tehdit etmek, gözdağı vermek, sürekli suçluluk yüklemek, terk edilme korkusunu canlı tutmak;
“Benden sonra kimse seni istemez”,
“Onsuz yapamazsın”
gibi mesajlar bu kapsamdadır.
Bu şiddet biçimi genellikle şu dinamikle işler:
Korku yaratılır.
Belirsizlik artırılır.
Kişinin kendine güveni sistematik biçimde aşındırılır.
Böylece kişi, kendi seçimlerinden çok karşı tarafın tepkilerini hesaba katarak yaşamaya başlar.
Psikolojik şiddetin ayırt edici özelliği şudur:
Kişi yalnızca üzülmez; yanlış bir şey yapıyormuş gibi hisseder ve sürekli tetikte yaşar.
Zamanla iç ses şuna dönüşür:
“Bir şey söylemeyeyim, sorun çıkmasın.”
“Karar vermeyeyim, daha kötü olur.”
“Bensiz yapamaz ama ben de onsuz yaşayamam.”
Bu noktada ilişki artık bir bağ değil;
zihinsel bir kuşatmaya dönüşmüştür.
4. İhmal (Pasif Şiddet)
İhmal, çoğu zaman bir “eylem” olmadığı için şiddet olarak tanımlanmakta zorlanılır.
Oysa en yaygın ve en yıkıcı şiddet biçimlerinden biridir.
Fiziksel şiddet bedende iz bırakır.
İhmal ise ruhta derin bir boşluk bırakır.
Bu boşluk, tıpkı Konya Ovası’ndaki obruklar gibi zamanla görünür hâle gelir ve etkileri kolayca onarılamaz.
Duygusal ihtiyaçlara sürekli kayıtsız kalmak, zor zamanlarda ortadan kaybolmak, fiziksel olarak orada olsa bile duygusal olarak erişilemez olmak bu kapsamdadır.
Bunların hiçbiri bağırarak yapılmaz; ama kişide derin bir görülmeme sancısı ve varoluşsal yalnızlık üretir.
İhmal, “kötülük yapmak” değildir.
İhmal, olması gereken bağı ve iyiliği sistematik biçimde vermemektir.
Bazen şiddet, size bir şey fırlatılması değil; düşerken uzatılması gereken elin, orada olduğu halde cebinde tutulmasıdır.
Bu sessiz geri çekilme şu mesajı verir:
“Senin varlığın, benim tepki vermeme değecek kadar değerli değil.”
Kronik ihmal, bağlanma kuramıyla doğrudan ilişkilidir.
Çocuklukta duygusal ihtiyaçlara sürekli kayıtsız kalınması, güvensiz bağlanma örüntülerine yol açar. Yetişkinlikte bu kişiler derin yalnızlık, terk edilme korkusu ve ilişkilerde sürekli “görülmeme” riski taşırlar.
İhmal aktif bir kötülük olmadığı için fark edilmesi zor, iyileşmesi ise daha zahmetlidir.
Bazen şiddet siz düşerken uzatılması gereken elin, orada olduğu halde, partnerinizin cebinde tutmasıdır...
5. Gaslighting (Algı Çarpıtıcı Şiddet)
Gaslighting terimi, 1938’de sahnelenen ve 1944’te filme uyarlanan Gas Light adlı oyundan gelir.
Hikâyede koca, karısını deli olduğuna inandırmak için evdeki gaz lambalarını kısar, ardından bunu inkâr eder. Amaç, kadının kendi algısına güvenmesini imkânsız hâle getirmektir.
Günümüzde gaslighting, kişinin gerçeklik algısını hedef alan bir şiddet biçimini tanımlar.
Yaşananların inkâr edilmesi, çarpıtılması ya da karşı tarafın “sorunlu” ilan edilmesiyle işler:
“Bunu hiç söylemedim.”
“Sen yanlış hatırlıyorsun.”
“Sorun sende.”
Zamanla kişi, kendi duygularına ve hafızasına güvenemez hâle gelir.
Artık sadece ilişkiden değil, kendi zihninden de şüphe etmeye başlar.
Bu noktada duralım.
Buraya kadar anlatılanlar şunu gösterir:
Şiddet çoğu zaman bağırarak değil; duyguyu, gerçeği ve iradeyi sessizce aşındırarak ilerler.
Peki ya şiddet, sevgi, sorumluluk, ahlak ya da “iyi niyet” maskesi taktığında ne olur?
İkinci yazıda tam olarak bunun peşine düşeceğiz.




