Sevgi mi, Pranga mı?
Edebiyatın trajedi sayfalarından, psikolojinin koridorlarına uzanan bir ruh hâli bilir misiniz? Dışarıdan bakıldığında “sevgi” gibi görünen, ama içine girildiğinde insanın ruhunu kemiren bir pranga hâline gelen bir durumdan: Othello Sendromu.
Bu sendrom, yalnızca bir ilişki sorunu değildir.
Zamanla algıyı bozan, muhakemeyi çarpıtan ve insanı kendi zihninin tutsağı hâline getiren patolojik bir kıskançlık tablosudur.
1. İsmin Kökeni: Othello Kimdir?
Bu sendrom adını, İngiliz edebiyatının en güçlü trajedilerinden birinin başkahramanından alır.
Eserin yazarı William Shakespeare,
oyunun adı ise Othello’dur.
Othello, Venedik ordusunda görev yapan, saygın ve başarılı bir komutandır.
Eşi Desdemona’yı derin bir sevgiyle sever.
Oyunun temel noktası şudur:
Othello’nin zihin dünyası dışında Desdemona’nın sadakatsiz olduğuna dair tek bir somut kanıt yoktur.
Ve yine de Othello, zihninde büyüttüğü hayalî bir “ihanet” senaryosuna öylesine inanır ki, bu kör inanç sonunda hem sevdiğini hem de kendi benliğini yok eder.
Bu nedenle Othello’nun trajedisi bir cinayet hikâyesi değil,
bir zihinsel çöküş hikâyesidir.
Aslında Othello’yu öldüren bir insan değil,
zihninin içinde besleyip büyüttüğü kara şüphedir.
2. Othello Sendromu Nedir?
Othello Sendromu, psikolojide hezeyanlı (sanrısal) kıskançlık tablosu olarak ele alınır.
Sıradan ve daha hayatın içinden kıskançlıktan farkı şudur:
Kişi aldatıldığına kesin olarak inanır
Bu inanç, kanıtla değil zihinsel senaryolarla beslenir
Karşıt kanıtlar ikna edici olmaz
Zihin, sevilen kişiyi değil, şüpheyi merkeze alır
“İçime doğuyor.” “Kesinlikle eminim.”
“Bir şeyler var ama kimse görmüyor.”
Bu cümleler masum değildir.
Zihnin artık gerçeklerle ilgilenmek yerine algıyı yönettiğinin işaretidir.
3. Modern Zamanların Belirtileri
Günümüzde bu tablo, genç kuşağın sıklıkla “toksik ilişki” diye adlandırdığı davranışlarla karşımıza çıkar.
Ancak kökte yatan mesele, etik bir sorun değil; psikopatolojik bir süreçtir.
Belirtiler genellikle şu başlıklarda toplanır:
Sürekli Takip ve Kuşatma
Partnerin sosyal hayatını, mesajlarını, etkileşimlerini dedektif titizliğiyle ama cellat öfkesiyle izleme.
Anlam Kayması
Masum bir bakışı, mesaj gecikmesini veya ses tonunu kesin bir ihanet delili gibi yorumlama.
Algıyı gerçeğin üzerine çıkarma ve zamanla yerlerini değiştirme.
Özgürlüğü Kısıtlama
Bunu “seni koruyorum” diliyle sunup, partneri sosyal bir hücre hapsine mahkûm etme.
Bu davranışların kökeninde sıklıkla:
Güvensiz bağlanma örüntüleri
Derin özgüven yaraları
Ve bazı vakalarda muhakeme süreçlerini etkileyen nörobiyolojik bozulmalar bulunur.
Siyah Filtreli Fener
4. Metaforik Bakış: “Siyah Filtreli Fener”
Othello Sendromu yaşayan bir gencin durumunu şu şekilde tasvir edebiliriz:
Hayat yolunda elinizde çok güçlü, pırıl pırıl bir fenerle yürüdüğünüzü hayal edin. Bu fener sizin aklınız, muhakemeniz ve analiz yeteneğinizdir. Ancak bir noktada, içsel korkular veya geçmişten gelen kırgınlıklar nedeniyle, bu fenerin camına farkında olmadan “karanlık, zifiri siyah bir filtre” takılır.
Fenerin içindeki ışık (gerçeklik) hâlâ oradadır ve sönmemiştir. Ancak siz dış dünyaya artık o siyah filtrenin arkasından bakmaya başlarsınız. Partnerinizin bir gülümsemesini “alaycılık”, bir suskunluğunu ise “suçluluk” olarak görürsünüz. Etrafınızdaki her şey size karanlık, ürkütücü ve düşmanca görünür.
Buradaki asıl trajedi şudur: Kişi, sorunun dış dünyada (partnerinde) olduğunu sanarak feneri daha güçlü sallamaya, daha çok ışık yakmaya çalışır. Oysa sorun dışarıda değil, kişinin fark etmeden kendi algısının önüne koyduğu o isli filtrededir.
5. ACT ile İlk Temas: Fırtınaya Karşı Yön Bulmak
ACT (Kabul ve Kararlılık Terapisi), bu noktada şunu öğretir:
Zihnin ürettiği her düşünce, sana emir veremez, doğru olmak zorunda değildir ve dinlenmesi gerekmez.
Burada hedeflenen şey psikolojik esnekliktir ve ilk durak bilişsel ayrışmadır.
“Aldatılıyorsun” düşüncesi geldiğinde,
“Şu an zihnimde bir aldatılma düşüncesi var” diyebilmek…
Hatta bir adım daha ileri gidip:
“Zihnim, aldatıldığıma dair bazı düşünceler mırıldanıyor” bakışına geçebilmek.
Bu küçük fark, insanı düşüncenin içinden çıkarır ve onu, duyguları da kapsayan daha geniş bir gerçekliğe taşır.
Duygu vardır; yoğun olabilir, rahatsız edici olabilir, hatta yanlış ya da doğru olabilir.
Ama ne olursa olsun, birey o duygudan çok daha fazlasıdır.
Kabul, duyguyu yok etmeye çalışmak değildir.
Kıskançlık geldiğinde onunla savaşmak değil;
ona alan açmak, orada bulunmasına izin vermek ama yönetimi ona bırakmamaktır.
Şimdiki anla temas, zihnin “ya olduysa” ve “ya olacaksa” arasında savrulmasını durdurur.
Gözlemleyen benlik, kişiyi “kıskanç biri” etiketinden kurtarır.
Duygular geçer; ama gözlemleyen yer kalır.
Değerler ise pusuladır:
“Ben bu ilişkide nasıl bir insan olmak istiyorum?”
Ve kararlı eylem, duygunun değil, değerin rehberliğinde hareket etmektir.
Tam bu noktada insan ister istemez şunu merak eder:
Bunca askeri zafer kazanmış, strateji bilen bir komutan olan Othello,
zihnindeki bu fırtınada neden durup bakmayı, beklemeyi, ayırmayı seçemedi?
Belki de trajedinin kalbi tam buradadır:
Othello, savaş meydanlarında ustaydı…
Ama kendi zihninde yükselen düşüncelerle nasıl savaşacağını bilmiyordu.
Sonuç
Othello Sendromu bize şunu öğretir:
Zihin bazen sahibini korumaya çalışırken onu yok edebilir.
Ama korkular değil, değerler dümen başına geçtiğinde;
en fırtınalı denizlerden bile sağ salim çıkmak mümkündür.
Bir sonraki yazıda şunu soracağız:
Bu kara şüpheyi kim besler?
Ve bazı sesler, başkasının zihninde kaos yaratmaktan neden güç alır?
İkinci yazıda, Iago’yu konuşacağız.




