+44 7466580643
(WhatsApp ile ulaşabilirsiniz)
Ana SayfaBlogÖzgüven ve Benlik Saygısı
Othello Sendromu II: Zihin Sarayındaki Sinsi Misafir
Özgüven ve Benlik Saygısı

Othello Sendromu II: Zihin Sarayındaki Sinsi Misafir

5 dk okuma
43 görüntülenme
21 Ocak 2026
Prof Dr Ahmet KORKMAZ
Yazar:
Prof Dr Ahmet KORKMAZ

Iago, Saf Kötülük ve Dış Manipülasyonun Sessiz Sanatı

Birinci yazıda, fenerin camının içeriden nasıl karardığını konuşmuştuk.
Korkuların, geçmiş yaraların ve şüphenin, insanın algısını nasıl bozduğunu görmüştük.

Ama Othello’daki asıl yıkım, yalnızca içeride olanla başlamaz.
Asıl kırılma, dışarıdan gelen bir sesin, o kararmaya anlam yüklemesiyle olur.

Ve burada sahneye biri girer.
Bağırmadan.
Zorlamadan.
Hatta çoğu zaman “yardım eder” gibi görünerek.

İşte karşımızda edebiyat tarihinin en rahatsız edici figürlerinden biri: Iago.
Shakespeare’in Othello'sundaki bu karakter bir “kötü adam”dan çok daha fazlasıdır.

O, sadece bir birey değil, insan zihninin zayıf anlarını kollayan bir işlevdir aynı zamanda.

Iago: Motivasyonsuz Kötülüğün Anatomisi

Iago’yu tehlikeli kılan şey zekâsı ya da planlarının karmaşıklığı değildir.
Onu asıl ürpertici yapan, kötülüğünün mantıklı bir gerekçeye ihtiyaç duymamasıdır. Kötülük için bir gerekçe gerekmemesidir.

Bu nedenle Iago, Samuel Taylor Coleridge tarafından tek bir ifadeyle tanımlanır:
“motiveless malignity” yani motivasyonsuz habislik.

Yani ortada açıklanabilir, tutarlı bir çıkar yoktur.
Bazen terfi, bazen kıskançlık, bazen öfke ima edilir;
ama bu nedenlerin hiçbiri yapılan yıkımı açıklamaya yetmez.

Psikolojik açıdan bakıldığında Iago, modern tanımıyla antisosyal kişilik örüntülerini ya da saf narsisistik işlevselliği andırır.
Bu yapı üç temel özellikle kendini inşa etmiştir.

  • Empati Yoksunluğu
    Başkalarının acısı, Iago için bir duygusal gerçeklik değil; işlenebilir bir veridir.

  • Araçsallaştırma ve Manipülasyon
    İnsanlar onun gözünde ilişki kurulan varlıklar değil, egosunu besleyen piyonlardır.

  • Ahlaki Kaygı Eksikliği
    Yaptığı şeyin sonuçlarıyla değil, yalnızca yarattığı etkiyle ilgilenir.

Bu yüzden Iago, bir “düşman”dan çok daha fazlasıdır.
O, insan zihninin zayıf anlarını kollayan bir işlev gibidir.

Günümüzde bu işlev;
“Ben senin iyiliğini istiyorum” diyerek şüphe eken bir arkadaşta,
yarım bilgileri birleştirip anlam dayatan bir aile üyesinde,
ya da dikkat ekonomisiyle çalışan dijital sistemlerde karşımıza çıkar.

Her düşüncenin, her dış sesin mantıklı bir temeli yoktur.
Bazı düşünceler gerçeği temsil etmez.
Bazı sesler rehberlik etmez.
Bazı insanlar sadece gürültü üretirler.

Bu yaklaşıma biz bilişsel ayrışma diyoruz; düşünce siz değilsiniz, her düşünceye uymak, onları doğru kabul etmek zorunda hiç değilsiniz. Düşünce ister içeriden (Othello), ister dışarıdan (Iago) gelsin, siz her zaman düşünceden daha büyüksünüz... O sizi kontrol edemez, siz onu edersiniz.

Eğer Othello, Iago’nun bu “motivasyonsuz habisliğini” fark edebilseydi -yani onun yalnızca kötülük olsun diye konuştuğunu ayırt edebilseydi-
o fısıltıları mutlak gerçek sanmayacak (bilişsel ayrışmayı başarmış olacak),
ve kendi değerlerine sadık kalabilecekti.

Bir kez daha tekrarlayalım:

Her düşüncenin, her dış sesin mantıklı bir temeli yoktur.
Bazı düşünceler gerçeği temsil etmez.
Bazı sesler rehberlik etmez.
Bazı insanlar sadece gürültü üretirler.

Trajedinin özü tam da buradadır:
Iago, nedenleri olan bir suçlu değildir.
Nedeni kendisi olan bir karanlıktır.

Bu noktada belki de alttaki sorunun yanıtını aramamız gerekiyor.
Bir zihin, böyle bir karanlığa neden bu kadar açık hâle gelir?

Cevap, Iago’nun zekâsında değil;
Othello’nun zihnindeki boşlukta gizlidir.

Metaforun Derinleşmesi: Filtre Nasıl Kararır?

Birinci yazıda metaforik olarak kararttığımız fenerin camı aslında bir gecede zifiri karanlık olmaz.
Bu önemli bir ayrıntıdır.

Othello Sendromu’nda algı önce bulanıklaşır, sonra kararır.
İlk başta camda yalnızca ince bir pus vardır.
Işık hâlâ geçer, ama artık net değildir.

Eğer elinize bir mendil alıp camdaki pusu silemezseniz, bulanıklık devam eder.

Bu bulanıklık çoğu zaman içeriden başlar:
küçük güvensizlikler, geçmiş kırgınlıklar, değersizlik inancı,
“yetmiyor muyum?” soruları…

Kişi bu evrede hâlâ gerçeği ayırt edebilir,
ama artık daha fazla efor sarf etmesi gerekir.

İşte tam bu noktada zihin savunmasızdır.

Ve dışarıdan bir ses duyulur.
Bağırmaz.
Suçlamaz.
Çoğu zaman mantıklı, iyi niyetli ve dostça görünür.

Iago’nun sahneye girişi tam da buradadır.

O, fenerin camını baştan boyamaz.
Zaten bulanmış haline hafif dokunuşlar yapar.
Bir cümle ekler, bir ima bırakır, bir ihtimale can suyu verir.

“Ben bir şey demiyorum ama…”
“Sadece fark ettin mi diye sordum…”
“Yanılıyor olabilirim ama…”

Ama, cümlenin kendinden önceki kısmını geçersiz kılar.

Bu cümleler, puslu camda koyu izler bırakır.
Ve kişi artık şunu ayırt edemez hâle gelir:
Gördüğü şey gerçekten karanlık mı,
yoksa cam mı kararmıştır?

En kritik kırılma burada yaşanır.
Kişi, sorunun kendi algısında değil,
dış dünyada olduğuna karar verir.

Yolu suçlar.
Partneri suçlar.
Gerçeği değil, sisli camın arkasından gördüğünü esas alır.

Iago’nun başarısı tam olarak budur:
Zihnin zaten taşıdığı bulanıklığı,
“bak, ben demiştim” diyerek
zifiri karanlık bir kesinliğe dönüştürmek.

Ve fark etmeden kişi şunu yapar:
Gerçeği aradığını sanırken,
kendi fenerini başkasının tutmasına izin verir.

Ama, cümlenin kendinden önceki kısmını geçersiz kılar.


Gözlemleyen Benlik: Prens Andrey ve “Sonsuz Gökyüzü”

ACT’nin “Kukla Olmayı Reddetmek” dediği yer, çoğu zaman teorik anlatılır.
Oysa edebiyat bu deneyimi tek bir sahnede, bütün çıplaklığıyla gösterebilir.

Bunun için Savaş ve Barış’taki en görkemli anlardan birine gidelim.

Prens Andrey, Austerlitz’te savaşın ortasındadır.
Elinde bayrak, zihninde “şan, şöhret ve büyük adam olma” hayali…

Napolyon’a duyduğu hayranlık, savaşın gürültüsü ve hırsın fısıltıları zihnini doldurmuştur.
Her şey hızlıdır, yoğundur, dar ve baskındır -tıpkı kararmaya başlayan bir fener camı gibi.

Andrey ağır yaralanır ve sırtüstü yere düşer.
O ana kadar dünyası yataydır: düşman, zafer, saldırı, hücum, yenilgi, korku.

Yere düştüğünde gözleri yukarıya çevrilir.
Ve bir şey olur.
Gökyüzünü görür.

Tolstoy, Andrey’in zihninden geçenleri şöyle aktarır:

“Şu sonsuz gökyüzünden başka hiçbir şey yok.
Nasıl oldu da daha önce görmedim bu yüksek gökyüzünü?
Ve ne kadar mutluyum ki, sonunda onu buldum.
Her şey boş, her şey yalan…
Şu sonsuz sessizlikten başka hiçbir şey gerçek değil.”

İşte bu an, Gözlemleyen Benliktir.

Andrey artık sadece acı çeken bir asker değildir.
O, acıyı da, savaşı da, Napolyon’u da -yani tüm fısıltıları-
aynı anda gören yere yükselmiştir.

Kukla olmaktan çıkmış,
ipleri ve ipleri tutanları birlikte görebilmiştir.

Bu sahnenin Othello Sendromu’yla bir bağı var.
Mesele fısıltıların varlığı değil -çünkü her zaman olacaklardır- mesele, insanın onlarla ne kadar özdeşleştiğidir.

Andrey’in farkı zekâsı değildir.
Cesareti de değildir.
Farkı, bir anlığına da olsa bakış açısını değiştirebilmesidir.

ACT’nin söylediği tam olarak budur:
Duygular geçer.
Düşünceler gelir gider.

Ama onları görebilen o “yüksek yer” yani gözlemleyen benlik kaldığında,
hiçbir fısıltı tek başına kaderi belirleyemez.

Sen sadece korkan parça değilsin.
Sen sahnenin tamamısın;
sen ne sadece rüzgâr, ne bulut, ne yağmur…
Sen gökyüzüsün.

Değerlere Dayalı Seçim: Neden Herkes Yukarı Çıkamaz?

Iago’nun dili nettir:
“Kontrol et. Sorgula. Saldır.”

Bu dil, zihnin en ilkel güvenlik refleksine seslenir.
Çünkü zihin, tehlike algılandığında düşünmek değil, harekete geçmek ister.

Durmak zayıflık gibi görünür.
Beklemek risklidir.
Yukarı bakmak ise zaman kaybı.

Bu davranış kalıbı hem genlerimizin hem de kaderimizin bir parçasıdır.

ACT burada bambaşka bir soru sorar:
“Ben her türlü dürtüye (içsel, Othello) ve her türlü gürültüye (dışsal, Iago) rağmen nasıl bir insan olmak istiyorum? Hangi değerlerime sıkı sıkıya tutunmayı tercih ediyorum?”

Örneğin bir ilişkide, değerin güven ve şeffaflıksa,
gizli planlar değil, açık konuşmayı seçmelisin.
Takip etmeyi değil, temas kurmayı tercih etmelisin.
Kontrolü değil, ilişkiyi hedeflemelisin.

İşte birçok insan tam burada yukarı çıkamaz.
Çünkü yukarı çıkmak;
haklı olma ihtimalinden vazgeçmeyi,
kesinlik arzusunu bırakmayı
ve belirsizlikle birlikte durabilmeyi gerektirir.

Othello’nun bakamadığı gökyüzü tam da burasıdır.

Ama her insanın hikâyesi Prens Andrey’inki gibi de değildir.
Edebiyatta bunun en çarpıcı karşı örneklerinden biri,
1984’ün başkahramanı Winston Smith’tir.

Winston da bir uyanış yaşar.
Sistemin yalanlarını fark eder.
Düşüncelerini ayırmaya, yukarıdan bakmaya,
bir tür “üçüncü göz”e yükselmeye çalışır.

Ama onun karşısındaki güç, yalnızca bir fısıltı değildir.
O sistematiktir.
Sürekli ve her yerdedir.

Winston’un trajedisi bir aydınlanma hikâyesi değildir;
kendi gerçekliğine veda ediştir.

Iago burada tek bir kişi olmaktan çıkar.
Bir sisteme dönüşür.
Bir Büyük Birader olur.

Feneri karartmakla yetinmez;
onu parçalar.

Bu yüzden şunu net söylemek gerekir:
Herkes yukarı çıkamaz.

Bazen zihnin yükselmesine izin verilmez.
Bazen ipler yalnızca tutulmaz;
koparılır.

Hayat bazen Andrey gibi yukarıdan,
bazen Winston gibi kırılarak yaşanır.

Ortalıkta ise her zaman Othello'lar ve onların etrafında da Iago’lar dolaşır.

Ve bütün bunlara rağmen,
hayat devam etmekte ısrarcıdır.

 Üçüncü ve son yazıda, Othello, Andrey ve Wintston'ı bir kez daha sahneye alacağız. Ve sahnenin ardında da Iago olacak...

OthelloIagoSaf KötülükPrens Andrey1984

Profesyonel Destek Alın

Uzman terapistlerimizle online görüşme başlatın

Othello Sendromu II: Zihin Sarayındaki Sinsi Misafir | LimanTerapi