+44 7466580643
(WhatsApp ile ulaşabilirsiniz)
Ana SayfaBlogPsikoloji
Milgram’ın Düğmesine Basmak
Psikoloji

Milgram’ın Düğmesine Basmak

6 dk okuma
47 görüntülenme
10 Ocak 2026
Prof Dr Ahmet KORKMAZ
Yazar:
Prof Dr Ahmet KORKMAZ

Varoluşun İtkisi

1960’lı yılların başında Yale Üniversitesi’nden Dr. Stanley Milgram, bir dizi deneyle insanlık tarihinin en sarsıcı sorularından birini laboratuvar ortamına taşımıştır:

Vahşet uygulamak için sadist olmak şart mı, yoksa sadece otoriteye boyun eğmek yeterli mi?

Milgram'ın çalışmaları Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki davası sürerken başlamıştır. Eichmann’ın savunması, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu bir "canavar" olduğu iddiasına karşı, sadece "kendisine verilen emirleri yerine getiren bir memur" olduğu yönündeydi.

Milgram, bu savunmanın psikolojik bir karşılığı olup olmadığını merak etmişti. Sıradan bir insan, yalnızca bir otorite istedi diye ne kadar ileri gidebilirdi, Eichmann kadar mı?

Bu soru yalnızca psikolojiye değil; ahlaka, felsefeye ve insan olmanın ne anlama geldiğine yöneliktir. Milgram’ın deneyleri 1961–1963 yılları arasında yürütüldü ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dünyada, “normal” insanların nasıl kitlesel şiddetlere katılabildiği sorusuna yanıt arıyordu. En büyük motivasyon kaynağı, öncesinde sıradan insanlar olan Hitler'in subaylarının nasıl olup da soykırım gibi sistematik ve korkunç suçların bir parçası haline gelebildiğini anlamaktı.

Deneyin Sahnesi: Düğmenin Önünde

Milgram, deneyi üç rolden oluşturdu:

  • Gözlemci (Otorite): Beyaz önlüklü, emir veren kişi.

  • Öğretmen (Denek): Şoku uygulayan asıl kişi.

  • Öğrenci (Aktör): Şoku alıyormuş gibi yapan suç ortağı.

Katılımcıya bir öğrenme araştırmasına katıldığı söylenir. Yan odada bulunan “öğrenci” yanlış cevap verdikçe, katılımcıdan giderek artan voltajlarda elektrik şoku vermesi istenir. Öğrenci bağırır, yalvarır, sessizleşir. Katılımcı duraksadığında, beyaz önlüklü deneyci sakin bir sesle konuşur:
“Lütfen devam edin.”
“Deneyin gereği bu.”
“Sorumluluk size değil, bana ait.”

Sonuç rahatsız edicidir. Katılımcıların yaklaşık üçte ikisi, ölümcül olduğu söylenen en yüksek voltajlara kadar düğmeye basar. Bunu yapanlar canavar değildir. Sadist değildir. Çoğu empatik, gündelik hayatta “iyi insan” olarak tanımlanabilecek bireylerdir.

İtaatin Mekanizması: Ajan Olmak

Milgram bu davranışı agentic state (ajanlık/aracılık hâli) kavramıyla açıklar. İnsanlar normal koşullarda autonomous state (otonom hâl)dedir; eylemlerinin sorumluluğunu alırlar ve kendilerini karar verici olarak görürler. Ancak güçlü ve meşru kabul edilen bir otorite karşısında agentic shift (ajanlık/aracılık kayması) hali yaşanır.
Kişi artık kendisini eylemin faili değil, otoritenin aracı olarak görmeye başlar. Sorumluluk yukarıya devredilir.

Bu durum içsel bir çatışma yaratır: vicdan ile itaat karşı karşıya gelir. Ancak Milgram’ın gösterdiği gibi, çoğu durumda itaat kazanır. Düğmeye basan kişi kendisini kötü hissetmez; yalnızca görevini yaptığını düşünür.

Vicdan ile itaat karşı karşıya geldiğinde çoğunlukla itaat kazanır.

Kötülüğün Sessiz Yürüyüşü

Burada ortaya çıkan gerçek şudur: Kötülük her zaman kötü niyetle yol arkadaşı değildir.
Bazen düzenli, makul, sakin, gerekçelendirilmiş biçimde tek başına yol alır. Prosedürle ilerler, sorumluluğu dağıtır, dili sakinleştirir. Kötülük çoğu zaman bağırmaz; dili mantıklı, sözleri ikna edicidir.

Bunları anlamak için illa Hitler'e ve onun Nazi Subaylarına bakmak gerekmez; modern dünya onlarla doludur...

Beyaz Önlük Nerede Başlar?

Bizim yaklaşımımız tam da burada bir soru sorar. Milgram deneylerinde otorite dışsaldır: beyaz önlüklü deneyci (gözlemci/otorite), kurumsal bir bağlam, meşru bir düzenek.
Peki insan davranışları açısından otorite yalnızca dışarıda mıdır?

Yoksa insanın içinde de, emir veren, gerekçe üreten, sorumluluğu devretmeye çağıran bir yer, bir otorite var mıdır?

Tarih boyunca insan bu içsel itkiyi farklı dillerle adlandırmıştır. Bazı öğretiler buna şeytan der; fısıldayan, saptıran, yönlendiren, sorumluluğu bulanıklaştıran ses. Bazıları nefis der; hazza yönelen, sabırsız, kısa yolu tercih eden. Antik Yunan’da bu, insanı ölçüsüzlüğe sürükleyen hybristir. Hristiyan gelenekte temptation, Doğu öğretilerinde zihnin bağlanan ve sürüklenen hâlidir.

Bir başka açıdan modern psikolojinin diliyle burası, 'Id' ile ilişkilidir; şeytanın kankası, hybris'in kadim dostu. İnsan ruhunun en karanlık, en vahşi ve en kadim odası, olasılıkla Milgram düğmesinin olduğu yer.

İsimler değişir; fakat işaret edilen olgu aynıdır: İnsanın içinde, ikna eden, bastıran, sorumluluğu bulanıklaştıran ve yönlendiren bir güç vardır.

Laboratuvardan Tarihe

Bu noktadan sonra Milgram Deneyi bir laboratuvar çalışması olmaktan çıkar. Hayata yayılır. Çünkü tarih, bu düğmelere basılmış anların toplamıdır. Savaşları başlatan krallar, soykırımları organize eden liderler, gücü elinde tutan saldırgan figürler çoğu zaman başka bir dışsal otoriteden emir almazlar.
Onlar, kendi içlerindeki ikna edici gücün sesine uyarlar.

Rahatsız Edici Tanıklık

Burada rahatsız edici bir gerçek ortaya çıkar: İnsan kötülüğe potansiyel olarak açıktır. İçindeki otorite ile iletişim halindedir ve Milgram düğmesine basmaya meyillidir.
Bu bir ahlaki yargı değil; varoluşsal tespittir.

Bu gerçeğe ilk tanıklık edenler, Adem'in çocuklarıdır: Habil ve Kabil. Kardeş, kardeşe el kaldırır. Anlatının ağırlığı cinayette değil; insanın bunu yapabilir bir varlık olduğunun kayda geçmesindedir. Bu şahitlik insanlık boyunca gözlerini kaybetmemiştir; zaman zaman bulanmış, ama hiç kör olmamıştır.

Tarih, Milgram düğmelerine basılmış anların toplamıdır.

Bilimin Aynası

Modern bilim de bu tanıklığı doğrular. Rachman ve De Silva’nın klasik çalışması, “normal” bireylerin zihinlerinden geçen istenmeyen düşüncelerin içeriğini sistematik olarak incelemiştir. Yakınlarına zarar verme imgeleri, saldırgan fanteziler, cinsel ya da ahlaki açıdan rahatsız edici düşünceler, dini değerlere aykırı çağrışımlar…
Bu düşünceler yalnızca “hasta” zihinlere ait değildir. Üniversite öğrencilerinden oluşan sağlıklı örneklemlerde dahi yüksek oranlarda rapor edilmiştir. Belli ki fark şuradadır: Bu düşüncelere sahip olmak değil; onlarla kurulan ilişki asıl belirleyicidir.

Hayat içinizdeki şeytan, hybris ya da Hitler halen oradayken, kendi yolunda yürüyebilmektir.

Rachman ve De Silva bu çalışmayı yayınladıklarında takvimler 1978’i gösteriyordu. Dr. Milgram'ın deneylerinden 15-20 yıl sonra ve internet devriminden hemen hemen aynı vakitler önce... Yani insanlık tarihinde hiç karşılaşılmadığı kadar bilgi insanlığın üzerine boca edilmeden önce... Yani dijital devrimin hayatımıza girmesiyle yaşadığımız korkunç insani ve vicdani çürümenin henüz ayak sesleri bile duyulmuyorken...

Bunları göz önüne aldığımızda, bugün aynı çalışmayı yapmaya cesaret edecek bilim insanı bulmanın zorlaşması şaşırtıcı değildir. Milgram ve Rachman'ın çalışmalarının ışık tuttuğu yolda ilerleyen insanoğlu nihayet şimdi öngöremediği bir yapay zeka devrimi ile karşı karşıyadır. Ve 21. yüzyılın ilk çeyreği, güvercinlerin önüne yem atar rahatlığında tüm gezegene Hitler ve Nazi Subaylarını serpiştirmiştir.

Belki de artık deney yapmaya hiç gerek kalmamıştır.

İnsan zihni, potansiyel olarak pencereleri her yöne açılan bir evdir. Şiddete, cinselliğe, saldırganlığa, itaate, yok saymaya dair imgeler üretebilir. Bu, insanı kötü yapmaz. Bu, insanı insan yapar. Tehlike, bu potansiyeli inkâr etmeye çalıştığımız yerde başlar.

Çünkü inkâr edilen şey ortadan kalkmaz, sesi yankılanır. Bilinçaltında kuytu bir yerde güçlenir. Milgram’ın düğmesi tam da burada hazırdır. Burası kaygan bir zemin, kırılgan bir yapıdır.

İnsan çoğu zaman düğmeye bastığını sonradan fark eder.

“Ben sadece görevimi yaptım.”
“Ben emir aldım.”
“Benim niyetim kötü değildi.”
Bu cümleler, kötülüğün en güvenli barınaklarıdır.

Kendi içindeki otoriteyi dinleyen, araya vicdanını koyamayan insan da benzer cümleler kurar. Aşağıdaki bazı "barınak cümleleri" size de tanıdık gelecektir.

Rasyonalizasyon (Mantığa Bürüme)

Bu cümleler, yapılan yanlışı "mantıklı" bir kılıfa sokarak vicdanın sesini bastırır:

  • "Bunu yapmak zorundaydım, başka çarem yoktu." (Kendi iradesini yok sayma)

  • "Hayatın kuralı bu; ben yapmasam başkası yapacaktı." (Kötülüğü anonimleştirme)

  • "Aslında onun iyiliği için yaptım." (Yıkıcı dürtüyü şefkat maskesiyle gizleme)

Sorumluluk Dağıtma

Kendi eyleminin faili olmaktan kaçıp, suçu genetiğe, kadere veya çocukluğa atma:

  • "Yapım böyle, elimde değil." (Biyolojik determinizme sığınma)

  • "Ben sadece içimden gelen sesi dinledim, dürüst davrandım." (Dürtüselliği "açıksözlülük" veya "doğallık" olarak kutsama)

  • "Bu devirde hayatta kalmak için böyle olmak gerekiyor." (Dış dünyayı suçlayarak içindeki canavarı serbest bırakma)

Mağduru Suçlama

Zarar verilen kişiyi "bunu hak etmiş" gibi göstererek vicdanı rahatlatma:

  • "O da o kadar zayıf olmasaydı/o hatayı yapmasaydı." (Hybris’in kibri; güçsüzü av olarak görme)

  • "O bunu çoktan hak etmişti." (İçsel adaleti kendi çarpık terazisine göre kurma)


Freudyen bir bakışla, bu cümleler aslında Ego’nun (Benlik), İd’den (İç Hitler/Dürtü Odası) gelen baskıya dayanamayıp ona teslim olmasıdır. Normalde Ego'nun görevi, İd ile dış dünya (ve Süper-ego) arasında bir hakem olmaktır. Ancak kişi "düğmeye bastığını sonradan fark ettiğinde", aslında Ego o an devreden çıkmış, dizginleri tamamen Id’e bırakmıştır.

Şimdi biz de bir kez daha o kadim soruyu soralım;

İçimizdeki Hitler'in buyruklarından (duygu ve düşüncelerimize bürünmüş) davranışa/eyleme geçiş gerçekten kaçınılmaz mı?

Gerçekten her defasında "Milgram'ın Düğmesine Basmak" tek çıkar yol mu?

Stanley MilgramMilgram DeneyiAdolf EichmannHybrisNefisŞeytan

Profesyonel Destek Alın

Uzman terapistlerimizle online görüşme başlatın