Schopenhauer ve Frankl ile Ruhsal Bir Firar
Günümüz dünyasında bitmek bilmeyen bir eksiklik hissiyle uyanıyoruz uykularımızdan.
Sabah ilk iş telefona bakarken, bir sonraki kahveyi düşünürken ya da yeni bir alışveriş listesi yaparken aslında hep aynı şeyi yapıyoruz:
İçimizdeki o doymak bilmeyen boşluğu, yeni bir arzuyla doldurmaya çalışıyoruz, yeni gürültüler çıkarıyoruz.
1818 yılında, henüz dijital devrim hayal bile edilemezken, Arthur Schopenhauer bu hâlimizi tek bir cümleyle özetlemişti:
İnsanın hayatı, bitmeyen bir arzu zinciridir.
Bu konuyu bir önceki yazımızda ayrıntılı incelemiştik. Şimdi istencin gürültüsünü biraz olsun azaltabilir miyiz, buraya odaklanacağız?
Sanat ve Edebiyat: İstencin Gürültüsünden Çekilmek
Schopenhauer’e göre dünya, çoğu zaman her şeyi çıkar aracına dönüştürdüğümüz bir “istencin köleliği” alanıdır.
Sürekli isteyen, hesaplayan ve tatmin arayan bir zihin hâli…
Ancak sanat, bu gürültülü çarkı kısa süreliğine durdurabilen nadir alanlardan biridir.
Bir tabloya, bir manzaraya ya da bir gün batımına
“Bu bana ne kazandırır?” diye sormadan baktığınızda,
bir anlığına “isteyen” olmaktan çıkar, saf bir gözlemci olursunuz.
Edebiyat da benzer bir kapı aralar.
Bir romanın içinde, kendi hayatınızı ilerletmeye çalışmazsınız.
Bir şey başarmak zorunda değilsinizdir.
Sadece bir başkasının zihninde, bir başkasının ritminde yürürsünüz.
Arzu askıya alınır; ara ara gözlemci olur, bazen kendinizden bir şeyler, bazen de tam kendinizi bulursunuz.
Burada önemli olan şudur:
Bu bir kaçış değildir; bir durma hâlidir.
Arzunun sesinin kısıldığı,
zihnin nefes aldığı kısa bir alan -
bazen de kendimize, ancak başkasının gözlerinden bakabildiğimiz bir eşik.
Anlamla Hayatta Kalmak: Frankl’ın Yön Değiştirmesi
Schopenhauer’in karamsar teşhisini, toplama kamplarından sağ çıkmayı başaran psikiyatrist Viktor Frankl ile birlikte düşündüğümüzde tablo derinleşir.
Frankl için sanat, doğa, bir anı ya da cümle yalnızca bir “teselli” değildir.
En ağır acıların içinde bile insanı ayakta tutabilen bir anlam kaynağıdır.
Bu noktada edebiyat özel bir yere yerleşir.
Çünkü edebiyat, insana yalnızca güzel bir an sunmaz;
başkasının acısına, korkusuna, umuduna dil kazandırır.
İnsan, kendi yaşadığına başkasının kelimeleriyle aşina olur...
Schopenhauer için müzik dünyadan bir “mola” iken;
Frankl için bir melodi, bir hatıra ya da okunan bir satır, hayata tutunmak için bir sebep olabilir.
Bir roman, insanın acısını ortadan kaldırmaz;
ama ona bir bağlam kazandırır.
“Bu olan sadece benim başıma gelmiyor” dedirtir.
İnsanı, benzer duyguları paylaşan bir bütünün parçası hâline getirir.
Ve böylece çağımızın en büyük belasına -yalnızlığa- küçük ama gerçekçi bir meydan okur; yalnız değilsin.
Ve bazen, insanı hayatta tutan şey;
bir ses değil,
bir görüntü değil,
bir başkasının kelimeleriyle kendi varlığının anlamlı bir yere oturduğunu fark etmesidir.
Romanlar size yalnız olmadığınızı hatırlatan dostlarla doludur... Onlarla sohbeti ihmal etmeyin.
Edebiyattan Dostlarınız Var; Yalnız Değilsiniz...
Eğer ararsanız, yalnız olmadığınızı, edebiyattan çok dostlarınız olduğunu fark edersiniz. Onlarda bazen aydınlık, bazen karanlık yanınızı görür, arzu sarkacını durdurur, insan olduğunuzu, sıradan olduğunuzu, kalabalık olduğunuzu duyumsarsınız...
Bunu bazen Raskolnikov’da görürüz.
Suçla, vicdanla ve yalnızlıkla boğuşan bir zihin, okurun içindeki karanlıkla buluşur.
Okur, içinde homurdanan soruların yalnızca kendisine ait olmadığını fark eder.
Edebiyat burada insanı rahatlatmaz, zaten maksat da bu değildir; ama insana yarenlik eder.
Bazen Winston Smith’te…
Baskı altında ezilen, gerçeği korumaya çalışan bir insanın sessiz direnişi, okura şunu fısıldar:
“Bu yabancılaşma sadece senin yaşadığın bir şey değil.”
Sorun bireysel zayıflık hiç değil;
bozulmuş bir dünyada sağlıklı kalmaya çalışan bir insanın kaçınılmaz çatışmasıdır.
Sorun belki de böylesine berbat bir dünyada sağlıklı kalmaya çalışan insanın kaçınılmaz çatışmasıdır.
Belki sen de biraz böylesindir.
Biraz Raskolnikov,
biraz Winston…
Onlar senin dostlarındır;
aynı soruları soran, aynı kuytu sessizliklerde yürüyen sohbet arkadaşların; yalnızlığının buz kırıcıları...
Bazen de İnsanlar’daki Gulliver’de…
Başarılı bir babanın gölgesinde büyümüş, görülmediğini hisseden bir gençtir o.
Aradığı şey para değildir, parlak bir gelecek değildir.
Sadece biri tarafından gerçekten fark edilmek, tutulmak, ait hissetmektir.
Bu ihtiyaç karşılanmadığında, hayat insanı sessizce kenara iter. Bu sessizlik bazen insan ruhunda kopan fırtınalarla kesilebilir… bazen başkaları da duyar, bazen kimse… Bir babanın duyamadığını gün olur bir yabancı, bir uzaylı duyar, gelir ve sana dokunur.
İşte o zamanlardan birinde bütün bunları, insan olmayan bir gözün insanlığa tuttuğu aynada fark ederiz.
Dünyaya bir görevle gelen o yabancı,
insanların başarıya, hıza ve kazanmaya ne kadar tutunduklarını gördükçe şaşırır.
Ama asıl şaşkınlığı, insanların en çok sevgiye, temasa ve şefkate ihtiyaç duydukları hâlde,
tam da bunları ne kadar kolay ihmal edebildiklerini fark ettiğinde başlar.
Edebiyat işte burada anlam kazanır.
Çünkü bazen insan,
kendini en iyi
bir yabancının gözlerinden bakarken tanır.
Arzu Sarkacından Bir Çıkış Yolu
Kendinden Büyük Bir Şeye Yönelmek
Arzu sarkacından çıkmanın bir yolu da şu olabilir:
Hayatı yalnızca “ne istiyorum?” sorusuna yapışık değil,
“neyin parçası olmak istiyorum?” arayışı etrafında kurmak.
Bu, herhangi bir inanç sistemine işaret etmek zorunda değil.
Ama ortak bir yönelim vardır:
İyi olanı gözetmek,
doğruya sadık kalmak,
güzeli korumak,
başkalarına faydalı olmayı merkeze almak,
kendinden daha kırılgan olana el uzatmak…
Bu yönelimde insan, artık hayatı arzularının hızına göre yaşamaz.
Hayatını, daha büyük bir anlamın ritmine uydurur.
Bu noktada ilginç bir şey olur:
Dopamin ortadan kaybolmaz.
Ama kaynağı değişir.
Onaydan değil, katkıdan gelir;
yani maddeden değil, manadan…
Hızdan değil, istikametten gelir.
Belki de mesele şudur:
İnsan, dopaminin peşinden koşmayı bıraktığında;
dopamin, anlamlı bir hayatın yan ürünü hâline gelir.
Sonuç: Sarkaç Durabilir mi?
Hayat, acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaç olabilir.
Ama Schopenhauer ve Frankl’ın ortak mirası bize şunu fısıldar:
Bir senfoniye daldığımızda,
bir manzaraya sessizce baktığımızda,
bir başkasının yükünü hafiflettiğimizde
o sarkaç epeyce güzel duraklarda soluklanır.
Olasılıkla arzu zincirini tamamen kırmak zordur.
Ama bu anlam durakları sayesinde, modern hayatın hızında kendimizi kaybetmekten kurtulabiliriz.
Bugün kendinize şu soruyu sorun:
En son ne zaman bir şeyi,
hiçbir kazanç gözetmeden,
sadece olduğu gibi ve hayranlıkla seyrettiniz?
Belki de mutluluk, kovalanan bir hedef değil; anlamlı bir hayatın yan ürünüdür.




