İçerideki Fırtına, Dışarıdaki Vitrin
Gece yarısı.
Oda karanlık.
Tavana vuran tek ışık, telefon ekranından sızan solgun mavi bir parıltı.
Ekran kayıyor.
Birileri mezun oluyor.
Birileri evleniyor.
Birileri hayalindeki işi bulmuş gibi görünüyor.
Birileri de dünyanın öteki köşesinde okyanusa tatlılıkla batan güneşle dans ediyor.
Zihin bütün bu görüntüleri sessizce izliyor.
Ve sonunda tek bir cümle bırakıyor geriye:
“Geç kaldın.”
Kıyaslama böyle başlar.
Gürültülü değildir. Sessizdir.
Aceleci değildir. Beklemeyi bilir.
Nazik ve akla yatkın görünür.
Ama insanın içini kemiren bir yanı vardır.
Çünkü kıyaslama, başkalarının parlatılmış anlarını, kişinin kendi dağınık ve ham yaşantısıyla karşı karşıya getirir.
Bu adil bir karşılaştırma değildir.
Kendi hayatın hâlâ yoğrulurken, başkasının pişmiş hâline bakıyorsundur.
Ama zihin adalet aramaz.
Yön arar.
Bir referans noktası ister.
Sosyal medya da bunu fazlasıyla sunar.
Z ve Alfa kuşağı bu yüzden kıyaslamaya daha açıktır.
Çünkü daha önce hiçbir kuşak, bu kadar çok hayatın vitrinine seyircilik ederek yaşamak zorunda kalmadı.
Her gün, her saat, her boşlukta başkalarının “olmuş” hâlleriyle karşılaşıyorlar.
Oysa kendi hayatları hâlâ oluş sürecinde...
Zihinlerinin dağınık ve karmaşık deposunu, vitrinlerle karşılaştırıyorlar. Elmayla armutu değil, bir elma ile Cézanne’nin elma tablosunu karşılaştırıyorlar; doğal karmaşa ile kurgulanmış mükemmelliği…
Kıyaslama, zihnin kötü niyetinden doğmaz.
Tam tersine, hayatta kalma çabasının bir ürünüdür.
Zihin şu soruya hızlı bir cevap bulmak ister:
“Neredeyim?”
Belirsizlik onun için tehditkârdır.
Kıyaslama bu tehdidi geçici olarak yatıştırır.
Ama bedeli ağırdır. Çünkü şunu öğretir:
Değerin, başkalarının konumuna göre belirlenir.
İnsan bu noktada kendi hayatının pusulasını yavaş yavaş kaybetmeye başlar.
Daha önce hiçbir kuşak, bu kadar çok hayatın vitrinine seyircilik ederek yaşamamıştır.
Kıyaslama Yanılsaması ya da Kıyaslama Hapishanesi
Türk kültüründe bu mesele yalnızca sosyal medya kaynaklı değildir.
Çoğu genç için kıyaslama, evde öğrenilmiş bir dildir.
“Amcanın oğlu…”
“Komşunun kızı…”
“Bak o ne yaptı…”
Bu cümleler çoğu zaman kötü niyetle söylenmez.
Ama çocuk zihni şu mesajı alır:
Olduğun hâlin yeterli değil.
Yıllar geçer.
Ses değişir.
Ama mesaj aynı kalır.
Eskiden bu sesi ebeveynler söylüyordu.
Şimdi cebimizde taşıdığımız bir algoritma aynı cümleleri fısıldıyor.
Bir megafon gibi.
Zihin artık sevilmekle,
değerli olmakla önde olmayı birbirine karıştırır.
Kıyaslama yalnızca düşünce üretmez.
Duygu üretir.
Utanç.
Eksiklik.
Kaygı.
Yetişememe hissi.
Zihin bu duygularla kalmak istemez.
Derhal bir çıkış yolu arar.
“Biraz daha bakarsam, buralarda takılırsam belki rahatlarım,” der.
Ama vitrine her bakış, fırtınayı biraz daha büyütür.
Çünkü kaçtığımız şey, sonunda bizi yöneten şeye dönüşür.
Burada zor ama dönüştürücü bir gerçek vardır.
Sorun fırtınanın varlığı değildir.
Sorun, fırtınasız bir hayat beklentisidir.
Hayat dalgalıdır.
Zihin gürültülüdür.
Duygular bazen hafifler ancak çoğunlukla ağırdır.
Bu, yanlış yolda olunduğunun kanıtı değildir.
Bir deniz feneri gibi düşünmek gerekir.
Fırtına çıktığında denizi sakinleştirmeye çalışmaz, onunla mücadele etmez.
Sabit durur ve ışığını sunmaya devam eder.
Bazı günler insanın yapabileceği tek şey budur.
İnsan beyni daha önce hiç bu kadar hayatın vitrinini görmemiş, o bilgilerle ne yapacağına dair bir tecrübe biriktirmemiştir.
Kıyaslama anında zihin cümleler üretir:
“Ben geri kaldım.”
“Ben yetersizim.”
“Herkes benden iyi.”
Bu cümleler gerçek gibi hissedilir.
Ama hissettirici olmaları, gerçek oldukları anlamına gelmez.
Düşünceler bazen haber verir.
Bazen sadece gürültü yapar.
Bir düşünce geldiğinde iki seçenek vardır.
Ya onun içine girip onunla yaşar, gerçekle harmanlarsın
ya da onu fark edip kenara koyarsın.
“Zihnim şu an kıyaslama yapıyor,” diyebilmek küçük bir cümledir.
Ama araya mesafe koyar.
Bazen bir mesafe, bir ömürlük rahatlama üretir.
Kıyaslama zamanda dolaşır.
Geçmişte eksikler bulur.
Geleceğe korkuyla bakar.
Ama hiçbir zaman şimdiyle temas etmez.
Şimdiye dönmek büyük bir aydınlanma olmak zorunda değildir.
Bazen sadece nefesini fark etmek,
ayağının yere temasını hissetmek,
omuzlarını gevşetmek yeterlidir.
Vitrin kapanır.
Zihin susmayabilir.
Ama kişi geri döner.
Kıyaslama şu soruyla yaşar:
“Kim daha ileride?”
Oysa daha hayati bir soru vardır:
“Ben nasıl bir insan olmak istiyorum?”
Meraklı mı?
Şefkatli mi?
Üretken mi?
Dürüst mü?
Bu cevaplar başkasının profilinde yazmaz.
Kişinin kendi hayatında yaşar.
Zihin kıyaslayabilir.
Bu tamamen durmayabilir.
Ama insan yine de adım atabilir.
Bugün küçük bir şey yapmak.
Bir satır yazmak.
Bir mesaj atmak.
Bir şeye başlamak.
Ya da sadece dinlenmek. Müziği ya da fırtınayı dinlemek… deniz feneri gibi.
Sosyal medya bitmeyecek.
Vitrinler hep olacak.
Kıyaslama düşüncesi zaman zaman geri dönecek.
Ama şunu öğrenmek mümkündür:
Her düşünceye inanmak zorunda değilsin.
Her vitrinde durmak zorunda değilsin.
Fırtına içeride kopabilir.
Ama dümen hâlâ sende.
Ve belki de özgürlük tam olarak budur:
Kendi fırtınanla, başkasının vitrini ile ilgilenmeden yaşayabilmek.

