İnsan Olmanın Acıya Bulanmış Cazibesi...
Matt Haig, İnsanlar adlı romanında insanlığa alışıldık yerden bakmaz.
Bizi içeriden anlatmaz; dışarıdan izler.
Üstelik bu bakış, romantik ya da şefkatli değil; soğuk, mesafeli ve yer yer tiksinti vericidir.
Romanda Profesör Andrew Martin’in metamatiksel keşfi, insan türünün evren için bir tehdit oluşturma ihtimalini doğurur.
Bunun üzerine gelişmiş bir uzaylı medeniyet müdahale eder.
Profesörün bedeni ele geçirilir; ruhu silinir.
Görev nettir: Keşfi yok etmek, gerekirse ailesiyle birlikte profesörü ortadan kaldırmak. Ancak plan, kâğıt üzerinde kusursuzken pratikte çatlamaya başlar.
Profesörün bedeninde yaşayan bu “yabancı” için insan bedeni başlı başına bir problemdir.
Yemek yeme biçimleri mide bulandırıcıdır.
Ter, koku, hastalık, yaşlanma…
İnsan bedeni, ona göre hem verimsiz hem de çok gariptir.
Ama asıl kafa karıştırıcı olan şey, sevgi ve aile kavramlarıdır.
Mantıksızdırlar.
Ölçülemezler.
Verim üretmezler.
Ama tuhaf bir biçimde, insanları hayatta tutarlar.
Romanın kırılma noktası tam da buradadır.
Yabancı, görevini tamamlayıp sonsuzluğa dönebilecekken,
ilk kez bir seçimle karşı karşıya kalır:
Acıdan, bedenden ve bağlanmadan arınmış bir varoluş mu (uzaylı olarak yaşamaya devam etmek)?
Yoksa kırılgan, sınırlı ama anlam arayan bir insan hayatı mı?
Ve şaşırtıcı olan olur.
Sonsuzluktan vazgeçer.
İnsan olmayı seçer.
Acı çekmeyi, sevmeyi, bağlanmayı ve mutluluk aramayı kabul eder. Ve artık ölümlüdür.
Bu seçim, yüzeyde romantik bir karar gibi görünse de,
derinde güçlü bir felsefi gerilim taşır; arzudan, acıdan ve ölümden kaçmak yerine,
onları anlamla taşımayı seçer.
Sonsuzluk, acısızdır ama anlamsızdır.
İnsan olmak ise acılıdır;
ama bağ, sevgi ve anlam ihtimali taşır.
Bu karardan sonra profesörün zihni susmaz elbette, yeni sorular sorar.
Peki insan türünü bu kadar sorunlu kılan şey,
acının varlığı mıdır?
Yoksa acı çekeceğini ve öleceğini bilerek yaşamayı seçmesi,
buna rağmen bir anlam araması mı?
Dışarıdan Bir Göz: Görevlinin İnsanlığa İtirazı
İnsanlar’ın sonlarına doğru sahneye yeni bir figür girer:
Profesörün ailesini ortadan kaldırmak ve görevi tamamlamak üzere gönderilmiş bir başka görevli. Çünkü ilk görevli insan olmayı, acıyı ve ölümü seçmiştir.
Bu figür ne bir kötüdür ne de bir kurtarıcı.
O bir hakem ya da yargıç değildir.
O, yalnızca dışarıdan bakan bir tanıktır.
Görevlinin insanlığa duyduğu şey nefret değildir;
daha çok, uzun süre izlenmiş bir deneyin sonunda oluşan
derin bir hayal kırıklığıdır.
İtirazı nettir:
Yüz bin yıldır varsınız.
Ama hâlâ aynı yerdesiniz.
Hâlâ savaşıyorsunuz.
Hâlâ birbirinizi aç bırakıyorsunuz.
Hâlâ gücü, hızı ve sahip olmayı merkeze koyuyorsunuz.
Hâlâ korkuyla örgütleniyor, sizi insan yapacak olan sevgiyi tali bir mesele gibi yaşıyorsunuz.
Görevliyi asıl öfkelendiren şey, insanın acı çekmesi değildir.
O, acıyı evrensel bir olgu olarak görür.
Asıl anlaşılmaz olan şudur:
Bu kadar zaman geçmesine rağmen, insanın neyin önemli olduğunu hâlâ ayırt edememesi.
Bu bakış, bir ideolojiye, bir ahlâk anlayışına ya da bir çağın değerlerine dayanmaz.
Tam tersine, insanlığa tamamen dışarıdan bakar.
Bu yüzden sözleri bu kadar serttir.
Çünkü savunma mekanizmalarını aşar.
“Biz zaten böyleyiz” diyerek geçiştirilemez.
Görevli, insanı başarısız olduğu için suçlamaz.
Potansiyelini bu kadar uzun süre yanlış yere harcadığı için şaşırır.
Bu noktada görevlinin sesi, tanıdık bir yere bağlanır.
Schopenhauer’in tarif ettiği o bitmeyen arzu zincirine…
İnsan, hâlâ istemenin hızını kutsamaktadır.
Hâlâ daha fazlasını, daha çabuk olanı, daha güçlü olanı kovalamaktadır.
Ama bu hız, onu daha ileri taşımak yerine,
aynı noktada daha hızlı dönmesine neden olmaktadır.
İnsan yüzbin yıllık tecrübesine rağmen, hâlâ istemenin hızını kutsamaktadır...
Frankl’ın diliyle söylersek, burada eksik olan şey haz değildir.
Anlamdır.
Görevlinin insanlığa yönelttiği eleştiri tam da buraya dokunur:
İnsan acıdan kaçmak için hızlanır,
ama hız acıyı azaltmaz;
bu sırada anlam daha hızlı kaybolur.
Ve belki de bu yüzden,
en çok bağlantıya sahip olduğu çağda en yalnız,
en çok imkâna sahip olduğu dönemde en yorgundur.
Görevlinin bakışı bize şunu hatırlatır:
Bazen bir türü en iyi, o türün içinden gelenler değil,
ona ait olmayanlar görür.
Bu bakış, bir hüküm vermez.
Ama bir ayna tutar.
Ve insan, o aynada kendine baktığında,
şu rahatsız edici soruyla baş başa kalır:
Bu kadar zamandır yanlış olan neydi?
Acı mı?
Yoksa acıdan kaçarken,
hız, güç, üstünlük ve sahip olma uğruna
anlamı geride bırakmak mı?
Andrew Martin’in İnsanlara Bıraktığı Notlar
Profesör Andrew Martin, insan olmayı seçtikten sonra bir şey daha yapar.
Oğluna yazıyormuş gibi görünen, ama aslında insan türüne bırakılmış bir metin kaleme alır.
Romanın sonlarına doğru yer alan bu doksan yedi maddelik not, bir öğreti değildir.
Bir ahlâk manifestosu hiç değildir.
Bunlar, insan olmayı sonradan öğrenmiş bir varlığın tuttuğu notlardır.
Bir tür “kullanım kılavuzu” değil;
daha çok kırılganlık rehberi gibidir.
Andrew Martin bu notlarda şunu yapmaz:
İnsanı yüceltmez.
Ama aşağılamaz da.
İnsanı olduğu hâliyle kabul eder ve şunu ima eder:
Zor bir varoluş biçiminiz var; ama bazı şeyler bu yükü taşınabilir kılıyor.
Bu notların merkezinde üç eksen sürekli döner:
acı, mutluluk ve anlam.
Acıya Dair Notlar
Andrew Martin, acıyı insan olmanın arızası gibi görmez.
Onu, kaçınılması gereken bir hata olarak da tanımlamaz.
Acı vardır.
Ve insan, bundan muaf değildir.
Ama acının tek başına insanı yıkan şey olmadığını fark eder.
İnsanı asıl yıkan, acıyla yalnız kalmak, onu yok etmeye çalışmaktır...
Bu yüzden notlarda sık sık şuna rastlarız:
– Ağlamaktan korkmamak
– Zayıflığı gizlememek
– Utancı bir kader gibi taşımamak
Acı, bastırıldığında büyür.
Paylaşıldığında ve ona bir alan açıldığında anlam değiştirir.
Mutluluğa Dair Notlar
Andrew Martin’in mutluluk anlayışı şaşırtıcı biçimde sadedir.
Büyük hedefler yoktur.
Kalıcı haz vaatleri yoktur.
Mutluluk, kısa anlar hâlinde gelir.
Bir müzik parçasında.
Bir gün batımında.
Bir kahkahada.
Birinin elini tutarken.
Bu notlarda mutluluk, kovalanan bir amaç olarak değil,
hayatın içinde fark edilmesi gereken küçük duraklar olarak yer alır.
Mutluluk kalıcı değildir.
Ama bu, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine:
Geçici olduğu için kıymetlidir.
Anlama Dair Notlar
Notların belki de en güçlü hattı buradadır.
Andrew Martin, insanın sürekli kendini kıyaslamasına,
başarıyı ölçü birimine dönüştürmesine,
hayatı bir yarış gibi yaşamasına anlam veremez.
Anlam, notlarda büyük ideallerle ilişkilendirilmez.
Daha çok yön ile ilgilidir.
Bir şeye dikkatle bakmak
Bir başkasını gerçekten dinlemek
Kendinden daha kırılgan olana el uzatmak
Hayatın gizemini çözmeye çalışmak yerine ona saygı duymak
Bunlar dünyayı kurtarmaz.
Ama insanın arzu sarkacında anlamlı duraklar oluşturur.
Andrew Martin için anlam,
acıdan kaçmak değil;
acıyla birlikte neye yöneldiğimizdir.
Sessiz Bir Sonuç
Bu doksan yedi not, bir cevap listesi değildir.
Daha çok, doğru soruları hatırlatan küçük işaretlerdir.
İnsan olmayı sonradan öğrenmiş bir varlığın gözünden bakıldığında,
insan hayatı kusurlu, kırılgan ve çoğu zaman yorucudur.
Ama yine de seçilmeye değerdir.
Çünkü insan,
acı çekeceğini ve öleceğini bilmesine rağmen
sevmeyi, bağlanmayı ve anlam aramayı bırakmayan
nadir bir varlıktır.
Belki de insanı değerli kılan şey tam da budur;
acı, mutluluk ve fanilikle harmanlanmış kırılganlığına rağmen
anlam arayışından vazgeçmemesidir.




