Sağlıklı İnsanlar, Sağlıklı Sınırlar...
Bir kişinin gönlündeki yangını söndüremiyor olabilirsiniz.
Bu, sandığınızdan çok daha yaygındır.
Her ateş bilgiyle, iyi niyetle ya da çabayla sönmez. Bazen yaklaşmak bile risklidir; insan ya da insan olan korkar, geri çekilir, mesafe koyar. Terapide buna çoğu zaman sağlıklı sınır deriz.
Ama mesele yangını söndürememek değildir.
Mesele, söndüremediğiniz hatta söndüremeyeceğiniz o yangınla ne yaptığınızdır.
Bazı insanlar, yardım edemedikleri yerde durmayı öğrenir.
Bazıları ise duramaz.
Duramayanlar bazen çok yardımsever ve empatik görünür; bazen içleri buz kesmiştir sevgisizlikten, değersizlikten… Ve çok üşümüşlerdir, içlerinde bir yerler kutup gibidir.
Galiba en berbatı, bu üçünün karışımı olanlardır.
Ve fark etmeden -bazen dayanılmaz, direnç konulamaz bir arzu eşliğinde, bir başkasının ruhundaki ateşi, kendi karanlık kuytularını hem aydınlatan hem ısıtan bir kaynağa dönüştürürler.
Elbette herkesin yangınını söndüremezsiniz, ama kimsenin yangınında da ısınamazsınız...
Danışan Odalarından Yankılar...
“Ben ona iyi gelmek istedim.”
“Ben sadece yanında durdum.”
“Ben onu anladım.”
Cümleler masumdur.
Ama beden dili, duygu tonu ve tekrar eden ilişki örüntüleri başka bir şey söyler:
Bu temas iyileştirici değil, düzenleyicidir.
Ama kimin için?
Bir kişinin acısı, sizin duygusal regülasyon aracınız haline geldiğinde;
onun yanışı sizi sakinleştirdiğinde, anlamlı hissettirdiğinde, güçlü kıldığında…
orada artık eşit bir ilişki yoktur.
Orada örtük bir güç asimetrisi oluşur.
Terapötik sezgi şunu söyler:
Yardım edemediğiniz bir ateşe yakın durmak, çoğu zaman iyilik değildir.
Çünkü bazı yakınlıklar şefkatten değil, ihtiyaçtan doğar.
Ve ihtiyaç, fark edilmezse kolayca istismara dönüşür.
Burada hayati bir ayrım vardır:
Birinin acısına tanıklık etmek ile, o acıyı kullanmak arasında ince, titrek, bazen bulanıklaşan ama son derece yaşamsal bir çizgi bulunur.
Tanıklık, karşıdakini özgür bırakır.
Kullanmak ise onu bağımlı kılar.
Hayatın olağan akışında bu tür ilişkiler sıkça karşımıza çıkar.
Bir taraf yanar, bir taraf ısınır.
Ancak şunu deneyimle biliyoruz:
Eğer müdahale edemediğiniz ateşlerle ısınmayı alışkanlık haline getirirseniz,
bir gün o ateş sizi yalnızca ısıtmaz.
Sınırlarınızı yakar.
Vicdanınızı küllendirir.
Ve sonunda sizi de o yangının rengini, kokusunu, sıcaklığını alır ve kendisinin bir parçası haline getirir.
Bazen en terapötik hareket, çözüm üretmek değildir.
Yaklaşmamak, kurtarmaya çalışmamak, kendine rol biçmemektir.
Ne söndürücü olmak, ne seyirci, ne de faydalanan.
Her Ateş Benimle İlgili Değildir...
Sadece şunu bilmektir:
Her ateş benimle ilgili değildir.
Ve her acı, benim dokunuşuma ihtiyaç duymuyor olabilir.
Bu yazı bir uyarıdan çok, bir farkındalık çağrısıdır.
Ve evet, kendime yazılmıştır. Ruhuma aynı tutmuşumdur, sizin gördüğünüz, okuduğunuz aynadan yansıyandır…
Belli ki bazı ilişkiler, yardım kılığına girmiş bir ısınma ihtiyacıdır.
Bazen eski alışkanlıklar aynıyla sürüyormuş gibi görünür; oysa insan -isterse, niyetlerine beyaz önlük, cübbe, stola, kaşula ya da kipa giydirme konusunda şeytana pabucu ters giydirir.
Eğer o önlük, o cübbe, o kipa gerçekten gönlümüzü ve değerlerimizi yansıtıyorsa ne âlâ.
Eğer yansıtmıyorsa… va esefa.
Bu durumda yapılabilecek en sahici davranış şudur:
Üzerinizde size ait olmayanı, karşınızdakinin ateşinde yakmak.
Bunu yapabilirseniz, belki azıcık ısınmanızda da bir mahsur olmayabilir.




